DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Dosya Konuları Hz. Mevlana (k.s) Mevlana Hazretlerinden Menkıbeler

Mevlana Hazretlerinden Menkıbeler

Yazdır

Herşeyi Allah’tan İste!

Bir gün Mevlâna Hazretleri Şeyh Selâhaddin-i Zerkûb’un dükkânında oturmuştu. Dostlar da dükkânın çevresinde halka olmuş, ilâhî bilgiler ve sırlarla meşgul oluyorlardı. Birdenbire ihtiyar bir adam göğsünü döverek, ağlayıp sızlayarak içeri girdi; Mevlâna’nın ayağına kapandı, hüngür hüngür ağladı ve 

–Yedi yaşında bir çocukcağızım vardı. Onu çaldılar Kaç gündür aramaktan dermansız bir hâle geldim; ama yine onu bulamadım, dedi. Bunun üzerine Mevlâna büyük bir hiddetle:

–Tuhaf şey bütün varlıklar Allah’ı yitirmişler, onu hiç aramıyor ve onun için de bir istekte bulunmuyorlar. Ne göğüslerini, ne de başlarını dövüyorlar. Sana ne oldu da göğsünü dövüyorsun. Senin gibi bir ihtiyar kendi çocukcağızının hasretiyle harap ve rüsvâ oluyor. Neden bir an Allah’ı aramıyor ve imdat istemiyorsun ki kaybolmuş Yusuf’unu Yakup gibi bulasın, buyurdu.

Çaresiz kalan ihtiyar derhâl tövbe etti ve göğsünü kapamağa başladı. Tam bu sırada onun kaybolan çocuğunun bulunduğu haberini getirdiler. (I, 118-119)

Her şey Kur’an’da

Bir adam karısını çok seviyordu. Bir gün hanımı naz ederek;
 –Ey efendi, gel de senden her ne istersem vereceğine dair üç talâkla yemin iç; yoksa boşanırım, der Kocası ise mecburen kabul eder:
 –Ne istersen vereceğim, der.
 Kadın:
 –Yüce Allah’ın dünyada yarattığı her nimet ve garip şeyi benim önümde hazır etmeni istiyorum, der.
 Zavallı kocası bu arzuyu yerine getirmekten âciz kalır. Nihayet, samimiyetle kalkıp Mevlâna’ya gelir, macerayı anlatır. Mevlâna:
 –Git Allah’ın kitabı Kur’an’ı al ve onu mendiline sarıp eşinin eteğine koy; çünkü böylece dünyadaki yaş ve kuru nimetleri onun eteğine koymuş ve dünyanın garip şeylerini onun önünde hazır etmiş olursun. Zira “yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, Kur’an’da olmasın” (Kur’an, VI, 59) buyrulmuştur. Böylece asla talâk ve ayrılık vâki olmaz, dedi ve adamı boşanmaktan kurtardı. (I, 467-468)

Kaybolan Helva Tepsisi

Mevlânâ´nın talebelerinden biri, hac vazîfesini yapmak üzere Hicaz´a gitti O Hicaz´da iken, evinde hanımı, Arefe gecesi bir tepsi helva yapıp, Mevlânâ´nın talebelerine gönderdi Mevlânâ, helvayı kabûl edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksîm etti Herkes hissesine düşeni aldığı hâlde, tepsiden hiçbir şey eksilmedi Alanlar tekrar aldılar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi Bunun üzerine helvâ dolu tepsiyi Mevlânâ mübârek eline alıp;

 "Bu tepsiyi sâhibine göndereyim" diyerek dışarı çıktı İçeri girdiğinde, elinde tepsi yoktu Ertesi gün helvayı getiren hanım, tepsisini medresenin mutfağında arattı, ancak, bulamadı Mevlânâ´yı da bunun için rahatsız etmedi Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye başladılar Bu hanımın da beyi Kâbe´den dönüp Konya´ya geldiğinde, o tepsi, eşyâlarının arasından çıktı Kadın tepsiyi görür görmez tanıyıp, hayretinden dona kaldı Beyine;

"Ben Arefe gecesi bu tepsi ile helva yapıp Mevlânâ´nın talebelerinin yemesi için göndermiştim Tepsiyi ertesi günü arattığım hâlde bulamadım Nasıl oldu da bu tepsi senin eline geçti?" deyince, şaşırma sırası hacıya geldi O da; "Arefe gecesi hacı arkadaşlarımla oturup sohbet ediyorduk Bir ara çadırın kapısından bir el bu tepsiyi uzattı Biz de tepsiyi aldık, elin sâhibini araştırmak da aklımıza gelmedi Helvayı yedikten sonra tepsiyi tanıdım Kimseye vermeyip eşyâların arasına koydum Başka bir şey bilmiyorum" dedi Bunun Mevlânâ´nın bir kerâmeti olduğunu anlayınca, ona olan bağlılıkları daha da arttı.

İnsanı Hayatta Tutan Can mıdır? Kan mıdır?

Hazreti Mevlananın en coşkun dönemlerinde, Konya’da din Bilginleriyle Fen bilginleri arasında:
İnsan canla mı, yoksa kanlamı kaimdir? İnsanı hayatta tutan can mıdır, kan mıdır? diye bir tartışma yaşanır.
Fen Bilginleri hayatı tamamen kana bağlayınca, Din Bilginleri konuyu Hazreti Mevlana’ya ilettiler.
Hazreti Mevlana:                                                                                      
İnsan kanla kaim öylemi? Diye sordu.
Din Bilginleri:
Hukema Hazeratının, Fen Bilginlerinin iddiası bu efendim, deyince, Hazreti Mevlana;
Filozoflar fasarya adamıdır. Onların söyledikleri şeylerin fazla bir kıymeti yok. O sorunun cevabı şudur:
İnsan kanla değil Allah’la yaşar...
Kanı kan  eden, can vefasıdır. Can can, diyerek bir Hacamatçı çağırttır. Çağrılan Hacamatcı (kan alıcı) Hz. Mevlana’nın her iki kol damarlarına neşter vurarak kan almaya başladı. O kadar çok kan aktı ki, neşter vurulan yerde sarı sudan başka bir şey kalmadı.
Hz. Mevlana bal mumu gibi sapsarı olduğu halde, çok neşeli ve canlıydı. Hekimlere:
Hadi bakalım, şimdi tekrar konuşun. İnsan kanlamı, yoksa  Allah ile mi yaşıyor? Ne dersiniz? diye sorunca, herkez başını önüne eğdi. Bu konuşmadan sonra Hz. Mevlana hamama girer ve çıktıktan sonra da semaya başlar...

Etlerin En Lezzetlisi

Mevlana hazretlerinin büyüklüğünü anlamıyan ve devamlı aleyhinde söz söyleyen bir kimse şöyle anlattır;
Rüyamda, Karatay Medresesindeki dershanenin ortasında, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz oturur halde gördüm. Sanki, güneş gökten inmişti... Nurundan gözler kamaşıyor, Ashab-ı Kiram'da hizmet ediyorlardı. Ben, huzuruna doğru ilerleyip kendilerine selam verdim. Selamımı aldılar ve yanlarında bulunan tabak içindeki yahniden bir parça sundular. Yahniyi alarak:
Ya Rasûlallah... Etlerin en lezzetlisi, en güzeli hangisidir? diye sordum.
Buyurdu ki:
Etlerin en iyisi, kemiğe bitişik olanıdır...
O anda uyandım her tarafımı nur kaplamıştı. Büyük bir sevinç içinde Karatay Medresesine gitim. Dershanenin ortasında, Peygamber Efendimizi gördüğüm yerde, Mevlana Hazretleri oturuyordu. Hayretle, yanlarına yaklaştım ve selam verdim.
Selamımı tebessüm ederek aldı. Daha ben, rüyamı söylemeden buyurdu ki:
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Etlerin en iyisi, kemiğe bitişik olanıdır, buyurdu;
Mevlana Hazretlernin rüyamda haberdar olduğunu anlayınca düşüp bayıldım.
Ayıldığımda, büyük bir sevgiyle ellerini öpüp, talebesi oldum.

**

Rahibin Sakalı

Mevlana  hazretleri Divan-ı Kebir adlı eserinde yüzlerce gazeli, gül ve bülbül aşkına terennüm etmiştir.
Bir rubaisinde şöyle der:
Ey bülbül… Sen gül yüzünden neşelisin, ben ise senin yüzünden neşeliyim. Gül bahçesinden sırlar duy. Sessiz hakikatler işit...
Hazreti Mevlan’nın Meram’da en coşkulu gazellerini yazdığını biliyoruz. Bahar mevsiminde, Çelebi Hüsameddin’in bağında dostları ile birlikte sema toplantılarına da katılan Mevlana Hz.leri seher vaktinde oğlu Sultan Veled’le yüksek bir tepeden Konya’yı seyrederken Sultan Veled:
Şaşılacak şey, bu Konya şehri. Ne hoş şehir, adeta karaltısından rahmet beyazlığı görünüyor... demiştir.
Bunu işiten Mevlana Hz.leri;
Evet Konya pek kutludur. Dostların şehadetiyle bu şehri sana bağışladım. Sultanu’l Ulemanın kemikleri ve toprağımız burada bulundukça, buraya zeval gelmez, yabancıların atları burayı çiğnemez, düşman kılıçları buraya zarar vermez, burada kan dökülmez, burası tamamıyla yıkılmaz, boşalmaz, demiştir.                 

Bir gün Mevlana Hazretleri müridleri ile birlikte Meram  Mescid’inden şehre dönüyordu. Birden bire ihtiyar bir rahip karşılarına çıkıp selam verip musafaha etti. Hz. Mevlana ona;
Sen mi yaşlısın, sakalın mı? diye sorar .
Rahip;
Ben  sakalımdan yirmi yıl daha büyüğüm, O daha sonra çıktı. dedi.
Bunun üzerine Hz. Mevlana;
Ey Zavallı. O senden daha sonra çıktığı halde erişti beyazlaştı ve kemale erdi.Sen evvelce nasıl idiysen şimdide siyahlık perişanlık ve hamlık içinde yüzüyorsun. Eğer değişmez ve olgunlaşmazsan yazıklar olsun sana, buyurdu.
Zavallı rahip hemen zünnarını kopardı ve iman getirerek inançlı müslümanlardan oldu.  

 

Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allâh yüzünü ak etsin! (Çünkü) kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki, o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve tatbik eder.” (Tirmizî, İlim, 7)