DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Kağıttan Ekonomi

Yazdır

Eve aldığım yeni bilgisayarın başına geçmek için dört çocuğum arasında sürekli ihtilaf çıkıyordu. İçlerinde en çok zarar göreni, en küçükleriydi. Küçük ve kız çocuğu olması dolayısıyla ağabeylerine söz geçirtemiyordu. Her seferinde aralarındaki nizayı çözmek bana düşüyordu. Bir defasında ‘ baba bu bilgisayar benim olsun, onlar hiç oynamasınlar?’ dedi. Ben de ‘peki, yalnız parasını ödersen senin olur, böylece diğer kardeşlerin bir hak iddia edemezler’ dedim. Fiyatını sordu, söyledim. Akşam eve geldiğimde elime bir kağıt tutuşturdu. ‘Bu ne?’ diye sorduğumda, bilgisayarın ücreti olduğunu öğrendik.

Bir defter yaprağının üzerine benim söylediğim rakamı ablasına yazdırmış ve bana uzatıyordu. Diğer çocuklarla bakıştık; kabul ettim. Artık bilgisayar onundu ve diğer çocuklar ondan izin almadan kullanamıyorlardı. Önemli bir konum edindiğinden istendiğinde izin veriyor ve problem çıkmıyordu. Bir süre bu oyuna göz yumduk. Fakat hadise bu noktada kalmadı. Küçük kız işin püf noktasını yakalamıştı. Artık evde beğendiği her eşyayı sahipleniyor, bedelini ablasına yaptırdığı paralarla nakit(!) olarak ödüyordu.

Oyun uzun sürünce diğer çocuklar şikayetçi olmaya başladılar. Sevimli oyuna son vermenin zamanı gelmişti. Verdiği paraların geçerli olmadığını, kendisine gösterdiğim hakiki paralardan vermesi gerektiğini söyledim. Bu duruma şaşırdı, kabullenmek istemedi. Çünkü bunların nerede yapıldığını ve nereden bulabileceğini bilmiyordu. Çaresizdi, eski sisteme geri döndük.

Yukarıdaki olay basit bir oyun olarak değerlendirilebilir. Peki sadece çocukların alaka gösterebileceği bir oyun mudur bu? Çocukların mantığına mı hitap eder yalnızca?

Menkul Kıymetler Borsası Türkiye’ye ilk geldiğinde toplum tarafından hiç ilgi görmedi. Belirli bir kesimin kendi arasında oynadığı bir oyun olarak kaldı. Sonra birden halk tabanına yaygınlaştığını, kırsal kesimin bile borsaya girip kağıt aldığını izledik. ‘Kağıt’ tabir edilen evraklara bizim halkımız oldukça yabancıdır. İzah edemese de, mantık derinliğinde, bu tür kağıtlara yukarıda anlattığım; çocuğun değersiz bir şeyi boyayıp satması şeklinde düşündüğü anlaşılabilir. Böyle görmekte de hak sahibiler. Çünkü büyük firmalara ait hisse senetleri belirli oranlara bölünüp halka satılmaktadır. Böylece siz bir nevi o firmanın ortağı oluyorsunuz. Fakat şimdiye kadar hiç kimsenin bu büyük şirketlere gidip; ‘ben de bu firmanın ortağıyım, şunu istiyorum’ dediğine şahit olmadım. Üstelik, böyle birşeyi aklından geçirmesi bile kendisinin deli olduğunun düşünülmesine yetecektir. Siz, hiçbir kararına ortak olmadığınız bir işe nasıl yatırım yapar ve ortak olur ve oradan kazanç umarsınız? Şirketlerin karlılık oranının borsadaki hareketlerden bağımsız olduğunu gördüğünüz halde...

Halkımız Borsayı zihninde bu şekilde etüd etmiş olmamalı ki uzun bir süre uzak durdu. Fakat 90’lı yıllarda çevremizdeki insanların birden zenginliğe doğru yol aldıklarını duymaya başladık. Benim kendi adıma hatırladığım şey şuydu; Enka’da çalışan bir yakınıma hangi kağıdın yükseleceğine dair bilgiler geliyordu. Her seferinde tahmin olarak iletilen bilgi doğru çıkıyordu. Buna rağmen uzun bir süre kağıt almakta tereddüt etti. Daha cesaretli olan bazılarının bu kazancı realize etmeleri, kolay kazandıkları paralarla aldıkları lüks arabalarla dolaşmalarından etkilendi. Tüyo verildiği söylenilen kağıtlardan alıyor ve sürekli değerleri yükseliyordu. En mütereddid insanların bile borsaya girdiğini, adını telaffuz edemedikleri şirketlere ortak(!) olduklarını gözlemledik. Bir memur, bir işçi ve belki babasından aldığı harçlığı boğazından keserek biriktiren bir öğrenci, yüz yıllık geçmişi olan dev şirketlerin ortağıydı artık. Ellerindeki kağıtların değeri her gün yükseliyordu. Bu ortamda önemli sayıda esnaf, iş yapmaktansa borsadan kağıt almanın daha kazançlı olduğunu düşünmeye başladı. Çevremdeki en muhafazakar insanların bile kağıt aldıklarını, uzun bir süre çalışılarak biriktirilmiş paralarını götürüp bu boyalı evraklara yatırdıklarını görmek şaşırtıcıydı. Sohbetlerin konusu değişmiş; kimin hangi şirketin kağıdından ne kadar kar elde ettiğine dönmüştü. Konuya bigane kalıp kenar duranlar zararda görünüyordu. Hem de insanın adalet duygularını isyan ettirecek kadar... Hiçbir şey üretmeyen ve hiç riske girmeyenler, ellerindeki bu kağıtların ilan edilen değer artışlarıyla zenginliğe yol alırken, kenar duranlar kaybediyordu. En dindar kesimler bile borsadan kağıt almanın yanlış bir şey olmadığına karar vererek oyuna dahil olmuşlardı. 2001 kriz yılından sonra fakirleşen Türkiye’de, borsada yapılan vurgunun etkisi büyüktür.

Sonunda beklenen oldu, Borsadaki değerler tabana indi. Neden yükseldiği belli olmayan kağıtlar şimdi aynı bilinmezlikle dibe vurmuştu. Görünen sebepler vardı elbette ancak, öylesine komikti ki! Bir anayasa kitapçığı atıldı diye bütün piyasa allak bullak olmuştu. Bütün olan-bitenden sonra bu sonucu bir kitabın atılmasına bağlayarak açıklamayı mantıklı bulanlar olabiliyor. Sahir zamanda top atılsa düşmeyen borsa bir kitabın atılmasına dayanamıyor, milyarlarca doların el değiştirmesine neden oluyordu.

Gün boyu bin bir meşakkatle emek harcayan bir işçiye akşam olduğunda çalışmasının karşılığı olarak eline bir defter yaprağı tutuştursanız ne olur? Sanırım ne olacağını izah etmeye gerek yok. Fakat bu sayfa, bir teminat olarak doldurulmuşsa, mesela filan tarihte karşılığı şu kadar altınla ödenecektir diye sözleşme metni olarak imzalanmışsa bunu kimse tuhaf karşılamaz. Tabii ki, kağıdı verenin ödeme yeteneği olması kaydıyla.

Birşeyi değerli yapan nedir diye sorduğumuzda ‘ihtiyaçtır’ diye cevap alırız. Fakat ihtiyaçlar kendiliğinden ve emek harcanmadan karşılanıyorsa maddi bir değer ifade etmezler.  Mesela hava en önemli ihtiyaçtır fakat boldur ve teneffüs edilmesi için emek gerekmez. Altın, tabiatta az bulunduğundan ve binlerce yıldır takas aracı olarak kullanıldığından dolayı değerlidir. Şimdiye kadar çok bulunmamış olması, bundan sonra da bulunamayacağı anlamına gelmez. En değerli maden altın bile bir gün değerini yitirmek riskiyle karşı karşıyadır. Bunun anlamı açıktır. Servet diye bildiğimiz her şey bir anda değerini yitirebilir, hiç kimsenin yüzüne bakmadığı bir nesneye dönüşebilir. İşgalinden önce herkesin ardından koştuğu Kuveyt dinarlarından milyonlarcasını bir valizin içinde görmüştüm. Savaştan sonra. kimse beş para vermiyordu. Peki değerli olan, hiç değerini kaybetmeyecek şey varmıdır? Belki bunun cevabı toprak olabilir. Toprak nispeten arzı sınırlı olan bir nesnedir. Değeri değişim gösterse bile hiçbir zaman tamamen önemsiz bir hale gelmez. Çünkü her halinde insanı barındırabilir ve besleyebilir. En çorak yerler bile günü geldiğinde verimli hale gelerek önemli bir nüfusa yetebilir. Sanayi çağı her ne kadar toprağın bu öneminin üzerini örtmüş olsa da bu geçicidir. Uzun vadede topraktan dağa değerli ve önemini yitirmeyecek bir nesne yoktur. Üstelik topraklar, bir başka ulus tarafından işgal edilse bile yine üzerinde yaşayanların hakkıdır. Bedelini ödemeden kimse elinden almaya kalkışamamaktadır. Hisse senedi adı altında boyanan kağıtlara milyon dolarlar ödenmektedir. Kızımın yazdırdığı kağıtlara ise kimse beş para vermez. Sonuçta ikisinin de pul olduğunu gözlerimizle gördüğümüz halde....

Küçük kızımın ablasına yaptırdığı paralar geçerli olsaydı, herkes onlara sahip olmak istese küçük kızım ne kadar zengin olur ve ne kadar çok şey satın alabilirdi.

ABD kendi parasını bastığında karşılığının altın olarak merkez bankasında rezerve edildiğini ilan etmişti. Bu, dolara olan güveni artırdı ve Dünya’da geçer akçe kıldı. Böylece Amerikan ekonomisi büyümeye başladı. Herkes alışveriş yaparken karşılığını dolar olarak talep etmeye başladı. Bundan zarar görmüş olmalılar ki bir Fransız devlet adamı elindeki bir valiz dolarla Amerikan Merkez bankasından karşılığı olan altını talep etti. Bundan sonra Fransa’da öğrenci hareketleri, sokak gösterileri arttı(68 olayları). Fransa da bu konuda ısrarcı olmaktan vazgeçti.

Elimizdeki boyalı kağıtlar günün birinde bir şeye yaramaz hale gelebilirler. Dünya ekonomisinin boyalı kağıtların varlığı ve el değiştirmesiyle dönmesi ilginçtir. Borsadaki kağıtlar yükseliyor, dolar düşüyor, emlak fiyatları tavan yapıyor. Arsa fiyatları aşırı şişiyor, enerji fiyatları yükseliyor. Bunlar olup biterken bazıları zenginleşiyor, bazıları daha da fakir oluyorlar. Şimdiki sistemde, ellerinde bütün dünyaya yetecek kadar gıda ve çok büyük nüfusları barındıracak toprakları olan uluslar bile fakir olarak tanımlanıyorlar. İlginç bir oyun bu.

Oyun oynanırken en önemli faktör nedense es geçiliyor. Hikayenin başına dönersek; kızımın parasını kabul eden bendim, günün birinde red eden de. Bana itiraz edecek bir güç yoktu. Ben istediğim sürece oyun sürdü.

Kağıttan ekonomi oyunu hep sürer mi? Şimdilik bir tehlike görünmüyor. Çünkü büyük sermaye sahipleri bu sistemden kazanmaya devam ediyorlar. Boyadıkları kağıtların değerlerini artırıp azaltabiliyorlar. Sadece bununla da kalmıyorlar. Kağıtlara güvenmediniz ve diyelim ki emlak aldınız; depremle birlikte İstanbul’da sağlam bina kalmayacağı birden gündeme giriveriyor. Servet ödediğiniz emlak’in gittikçe azalan değeri karşısında şaşırıp elden çıkartmaya çalıştığınızda para etmediğini görüyorsunuz. Aradan çok geçmeden, sanki deprem tehdidi ortadan kalkmış gibi, hiç uğruna elden çıkarttıklarınızın 3-4 katına el değiştirdiğini görüp şaşırıyorsunuz. Bütün bunların ekonomi kuralları içinde cereyan ettiğini söyleyen ve saygın üniversitelerin titrlerini taşıyan kişileri elbet çevrenizde görüyorsunuz. Hiçbir binanın depreme dayanamayacağı ve muhtemel depremde yüz binlerce insanın öleceği söylencesiyle dibe vuran emlak fiyatları, çok geçmeden katlanmıştır. Her gün muhtemel depremde neler olacağını açıklayarak halkı dehşete düşüren basın, sanki depremi unutmuş(!) gibidir.

Aynı anlayış, sanayin ürünlerinde de görülür. Hangi üründe kampanya başlamış ve fiyatlar aniden düşmüşse bilirsiniz ki; o model artık demode olacak, daha iyisi piyasaya verilecektir. Kısa bir süre sonra bu ürünü daha üstün olan yeni modelle değiştirmeye zorlanırsınız. Bunları, teknolojinin doğal olan tekamülünü eleştirmek için yazmıyorum. Benim kastettiğim kasıtlı olanlardır. Günümüzün ekonomik argümanları bir şeyi zorunlu ihtiyaç yapmaya, başka birşeyi değersizleştirmeye elverişlidir. Günün birinde elinizdeki boyalı kağıtların bir kıymet ifade etmediğini söylediklerinde karşı çıkabilecek misiniz? Çıkmayı aklınızdan bile geçirebilecek cesaret ve özgüvenininiz olacak mıdır? Sanmıyorum, çünkü oyun çok gerçekçi oynanmaktadır. Herkes borsanın değerinin düşmesini, petrolün çıkmasını, arsa fiyatlarındaki artışı ekonomik gerekçelerle izah etmeye çabalamaktadır. Gelişmiş ülkelerin, sanayin ürünleri satışından daha çok geliri yukarıda anlatmaya çalıştığım yöntemlerle kazandığını unutarak...

Bu oyunun sürmesi boyanıp elimize verilen kağıtların değerli olduğu konusunda ikna edilmemize bağlıdır. İknaının her zaman iki ayağı olduğunu unutmamak gerek. Biri izahat, diğeri ise zordur. Birinden anlamayan diğerinden mutlaka anlayacaktır.

Ekonominin sadece ekonomiden ibaret olduğunu söyleyenler yanılıyorlar. Kağıtla dönen bir sistemde, bu kağıdı kabul edecek bir anlayış gereklidir her şeyden önce. Sonra oyunbozanlık yapanları oyun dışına itecek bir güç.

Çalışıp üreterek müreffeh bir sanayi toplumu olmaya heveslenenler işin bu boyutunu da düşünmeliler. Yani sadece üreterek, yeni teknolojiler geliştirerek bunu yapamayabileceklerini bilmeliler. Özgürlük, demokrasi v.s gibi yüksek volümlü konuşmalar zihnimizi bulandırmamalı, neyin üstünü örttüğü konusunda bizleri düşündürmeli. Tepenize dikilmiş bunca silah ve medyanın bunca yaygarası olmasa, kimse size onca emeğinizin karşılığını, yarın ne edeceği bilinmeyen bu boyalı kağıtlarla ödeyemez.

Kağıttan ekonomi pek kırılgan ve güvensiz bir yapı arz ediyor. Oyunu kuranlar her zaman 'oyun bitti' deme hakkını ellerinde tutuyorlar.

Kaynak : Kriter.org

 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bakın (da ibret alın!)" Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.” (Yunus, 101)