DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa İz Bırakanlar SULTAN ABDÜLAZÎZ HAN (1830-1876)

SULTAN ABDÜLAZÎZ HAN (1830-1876)

Yazdır
Otuzikinci Osmanlı pâdişâhıdır.
 
Babası Sultan II. Mahmûd, annesi büyük hayır ve hasenâtlar sahibi Pertevniyal Sultan’dır. 1861 yılında tahta geçti. Saltanat müddeti 14 senedir. Zekî ve hamleli bir pâdişâhdı. Kendisine küçük yaştan itibaren gâyet îtinalı bir tahsîl yaptırılmıştı.
 
Sultan Abdülazîz’den evvel “Tanzîmat Fermânı” ile Batı hayranlığı yolu açılmış ve bu istikâmette atılan adımlar, halkın rûhunda devlete karşı ilk küskünlük tohumlarını filizlendirmeye başlamıştı. II. Mahmûd ve halefi Abdülmecîd, Batı taklidçiliğine âlet olmuş, an’anevî ordu şeklimiz olan yeniçerilik ilgâ edilmiş, resmî cenâze merâsimleri bando-mızıkayla yapılmaya başlanmıştı. Milletin tab’ına zıt olan bu çeşitli ıslahat hareketleriyle devlet, teb’asına yabancılaşmış ve yapısını besleyen rûhâniyet ve mâneviyat dünyâsından uzaklaşmaya başlamıştı. Halk küskündü; devlet adamları da, batı dünyâsının gerçekleştirdiği terakkî karşısında şaşkın ve mütereddiddi. İslâm’ın düşmanları ise, Batı ile aramızda büyüyen terakkî mesâfesinin vebâlini, muazzez İslâm’a yüklemek için sinsi bir propaganda faâliyetine girişmişlerdi. Öyle ki, daha sonra şâir Ziyâ Paşa bu durumu, şu beyti ile ifâde edecekti:
 
İslâm imiş devlete pâbend-i terakkî,
 
Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı!..
 
“Devletin terakkîsine engel ve ayakbağı İslâm imiş(!).. Eskiden beri İslâm’ın rûhundaki dinamizm, bir terakkî âmili olarak kabûl olunurken şimdi nasıl oldu da bunun aksine böyle bir rivâyet ve kanâat ortaya çıktı?..”
 
Halbuki Avrupa’daki terakkî, hıristiyanlığın veya ona dayanan usûl, erkân ve kültürün bir eseri değildi. Bu keyfiyet, Amerika’nın keşfedilmesi ve buradan büyük bir bâkir servet elde edilmesi, buharlı geminin îcâdıyla Afrika’nın güneyindeki Ümidburnu’ndan dolaşılması ve bu suretle baharat, ipekli kumaşlar gibi uzakdoğu mallarının Batı’ya aktarılışıyla ticâret yollarının değişmiş bulunması ve bütün bunların neticesinde Avrupa’da bir “sanayi inkılâbı”nın yaşanması gibi büsbütün başka ve sırf iktisâdî olan sebeplerin eseriydi.
 
Hal böyleyken, düşmanlarımız iki âlem arasındaki farkı, yanlış bir te’vîl, tefsîr ve telkîn ile bizi kendi orijinal dünyâ görüşümüzden, ictimâî nizâmımızdan, tamamen İslâmî olan hayat üslûbumuzdan ve rûhânî hayatımızdan uzaklaştırmaya başladılar. Bu yanlış yolu, bize kasden doğru gösterip terakkî için yegâne çarenin Avrupalılaşmak olduğunu telkîn ettiler. Ne hazindir ki bu telkîn, başta devrin paşaları olmak üzere pâdişâhları bile te’sîri altına alacak kadar genişledi.
 
Diğer taraftan 1826 yılında yeniçeriliğin kaldırılmasıyla an’anevî ordu nizâmı bozulduğundan iki yıl sonra Ruslar, onbeşbin kişi gibi cüz’î bir kuvvetle Edirne’ye sarkabilmişlerdi. 1829 yılında Yunanistan’ın kuruluşu emr-i vâkîsi ile karşılaşılmıştı. 1832’de bir Osmanlı vâlisi olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın ordusu, Kütahya’ya kadar gelebilmişti ve asırlardan beri mağlûbiyet görmemiş bir devlet olan Osmanlı, bu durum karşısında Rusya’dan yardım istemek mecbûriyetinde kalmıştı. Bütün bunlar da, millî gururu rencide etmiş, vicdanlar rahatsız olmuştu.
 
II. Mahmûd, devrinin gâilelerinden teessüre kapılmış, verem hastalığına yakalanmıştı. Cılız, hastalıklı ve Batı karşısında âciz bir pâdişâhtı. Halefi Sultan Abdülmecîd de aynı Batı taklitçiliği yolunda yürümüştü.
 
Bunların arkasından gelen Sultan Abdülazîz Han ise, cesûr, hamleli, fikren ve rûhen sağlam bir pâdişâhtı. Nitekim kötü bir vaziyette devraldığı devleti, içine düşmüş bulunduğu bâdirelerden kurtarma yolunda büyük gayretlerle işe başladı. Yaptığı mükemmel icraatlarla, daha evvel halkın rûhunda birikmiş olan hüznü, kısa zamanda sürûra çevirdi. Eski fütûhât devirlerinin yeniden canlanacağı ümidlerinin belirmesine âmil oldu. Pehlivan yapılı vücûdu da bu hissi takviye etmekteydi. Millet, iki zayıf pâdişâhdan sonra sanki Yavuz Sultan Selîm Han iktidarı gelmişçesine bir sevinç içindeydi.
 
Gerçekten güreşi teşvik eden, düşmanlarına karşı harbi göze almaktan çekinmeyen, bu maksadla ordu ve donanmayı dünyânın en ileri seviyesine çıkarmaya çalışan Sultan Abdülazîz’in devri, Tanzîmat’la başlayan yılgınlıktan milletçe silkinip doğrulma temâyüllerinin bir başlangıcı olmuştur. O’nun faâliyetlerinin ana hedefi, Tanzîmat’la birlikte başlayan ve terakkî adı altında daha çok ahlâkî, dînî, millî ve kültürel sâhada gerçekleştirilmeye çalışılan dış mihraklı batılılaşma hareketlerini durdurmak, kendi millî ve dînî hüviyetine sâdık kalmak ve bu yolda ilerlemekti.
 
Fakat saltanatına rastlayan yıllardaki kendinden kaçış, öyle tehlikeli bir noktaya varmıştı ki, Napolyon Codecivili denilen Fransız medenî kânûnu aynen tercüme edilip alınarak, müslüman halka tatbik edilmesi gibi gâfilce ve hâince temâyüller belirmişti. Bunun ve doğuracağı hazin neticelerin farkında olan Sultan Abdülazîz, bu cinâyet derecesindeki vahim harekete mânî olabilmek için devrinin büyük âlimi olan Ahmed Cevdet Paşa ile elele verdi. Böylece İslâm hukûkundan yapılmış bir medenî kanun demek olan Mecelle-yi Ahkâm-ı Adliyye, kısaca “Mecelle” denilen büyük kanun metni ortaya çıktı ve büyük bir cinâyet bertaraf edildi. Bu ve benzeri muvaffakıyetleri gerçekleştirmiş olan ve zamanının bütün silâhlarını en iyi bir şekilde kullanmayı öğrenmiş bulunan Sultan Abdülazîz, âdetâ halkının ümîdi istikâmetinde dedesi Yavuz Sultan Selîm Han gibi olmaya çalışıyordu.
 
Tahta çıktığında Osmanlı Devleti’nin durumu son derece karışık idi. Mâlî sıkıntı son haddindeydi. Karadağ’da çıkan isyan, Sırplar’la savaşa yol açabilecek durumda idi. Avrupa devletleri bu hâli fırsat bilerek, aracılık tekliflerini arttırıyorlardı. Zîrâ Sultan’ın Tanzîmat’tan vazgeçmesinden endişe duyuyorlardı.
 
Bu durumu fark eden Sultan, hemen bir hatt-ı hümâyûn çıkardı. Fermânda şöyle deniyordu:
 
“Devletin maddî gücünün artırılması ve halkın hayat seviyesinin yükseltilmesinden başka maksadımız yoktur. Devlet malının telef edilmemesi ve isrâftan korunması şarttır. Müslim ve gayr-i müslim ayırdetmeksizin memleketimizde yaşayan herkes, dînimizin emirleri çerçevesinde adâletle yönetilecek ve hepsi adâlet önünde eşit muâmele görecektir.
 
Yüce devletimizin istiklâlinin devam etmesi ve halkın refâh içinde yaşaması, en büyük gâyemizdir. Cenâb-ı Hakk, Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hürmetine cümlemizi muvaffak eylesin!”
 
Bu fermânla birlikte mevcûd hükümetin de yerinde bırakılması, batılı devletlerin Tanzimat’la alâkalı endişelerini nisbeten ortadan kaldırdı.
 
Sultan, isrâfa karşı, kendinden ve saraydan başlayarak tedbîrler aldı. Devletin mâlî durumunu adım adım düzeltmeye başladı.
 
Bu sıralarda Avrupalılar’ın el altından desteklediği Mısır, Osmanlı Devleti’ne bağlılığını iyice gevşetmişti. Sultan, Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın da teşviki ile Mısır’a bir seyâhat düzenledi. Orada muhteşem bir merâsimle karşılandı. Dünkü âsî Kavalalı Mehmed Ali Paşa, bu defa Sultan Abdülazîz’in atının yularından tutarak O’nu Kahire sokaklarında dolaştırdı. Böylece devletin sarsılan otoritesi her tarafta yeniden takviye olundu. Daha sonra Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İsmail Paşa’ya “hidiv” ünvânı verilerek eski kırgınlıklar telâfî edildi. “Hidivlik” vâliliğin babadan oğula geçmesi demekti.
 
Ordu ve donanmasını göz kamaştıracak bir seviyeye getiren, iç karışıklıkları mâhirâne bir şekilde bertaraf eden ve böylece devleti, eski itibarlı mevkîine doğru yükseltmeye başlayan Sultan Abdülazîz, artık bütün dünyânın alâkasını celbetmişti. Bundan dolayı Sultan, Fransa ve İngiltere’ye dâvet edildi.
 
Bu dâvet üzerine Sultan Abdülazîz Han, 1867’de Dolmabahçe Sarayı önünden Sultaniye yatına binerek yola çıktı. Böylece Osmanlı târihinde yabancı ülkelere seyâhat eden ilk pâdişâh oldu. Marsilya’da Fransız toprağına ayak bastı. Buradan Paris’e kadar halk, bu ihtişâmlı Osmanlı Pâdişâhı’nı görmek için yollara dökülmüştü. Son derece dindar bir pâdişâh olan Sultan Abdülazîz, Avrupalılar’ın yemeklerinin şer’an mahzurlu olabileceğini düşünerek beraberinde Bolu’lu aşçılar götürmüştü. Kâfilenin ihtişâmı öyle göz kamaştırıcı bir görkeme sahipti ki, Fransız köylüleri, bu aşçıları, devlet adamı paşalar veya hânedân mensubu şehzâdeler zannederek yerlere kadar eğilip temennâlarla selâmlıyorlardı.
 
Sultan Abdülazîz, Paris’te büyük bir törenle III. Napolyon tarafından karşılandı. Şerefine verilen yemekte yanına oturan III. Napolyon’un:
 
“–Ekselans Hazretleri! Girit için en güzel çözüm yolu olarak, adanın Yunanistan’a terkini düşünseniz!..” demesi üzerine Sultan celâllendi.
 
O, diplomatik münâsebetlerde zaaf gösterecek bir pâdişâh değildi. Bundan dolayı, bu kendisini yoklama mâhiyetindeki suâle şu cevabı verdi:
 
“–Ekselans! Osmanlı Devleti, yirmiyedi sene Girit için kan döktü.  Her karış toprağını mübârek şehîd kanları ile suladı. Ordumda tek bir asker, donanmamda tek bir sandal kalana kadar ecdâdımın mîrâsını korumak mecbûriyetindeyim…”
 
Beklenmeyen bu şiddet karşısında III. Napolyon, Sultan’dan özür dilemek zorunda kaldı.
 
Böylece Sultan, İngiltere ve Fransa seyâhatinden  İstanbul’a muhteşem ve gâyet başarılı diplomatik zaferlerle dönmüştü. İstanbul’da halkın coşkun tezâhürâtı ile karşılandı. Zîrâ millet, O’nda yükseliş devri pâdişâhlarının temâyül ve dirâyetini görüyor ve yeni zaferlerle devletin, bir kere daha silkinip şahlanacağını umuyordu.
 
Sultan Abdülazîz Han, ecdâdın devri ile kendi devri arasındaki kudret ve ihtişâm farkını şu sözleri ile ne güzel ifâde etmiştir:
 
“Atalarımız batıya at sırtında fütûhât için giderlerdi. Bizler ise, şimdi tren ve vapurla, ancak diplomatik seyâhat için gidebiliyoruz!”
 
Abdülazîz Han, vatanperverâne gayretleri sonunda yedi-sekizyüz bin kişilik, son sistem silâhlarla mücehhez bir kara ordusu yanında dünyânın ikinci büyük donanmasını da ortaya çıkarmıştı. O tarihte donanma, bugünkü hava kuvvetleri gibi sür’atli bir gelişme arzetmekte ve büyük bir ehemmiyet taşımaktaydı. Bunun için de Haliç’te büyük bir tersane kurdurmuştu. Askerî ve sivil pek çok fabrika te’sîs ettirerek sanayî inkılâbı yolunda da ciddî adımlar atmıştı.
 
Sultan Abdülazîz’in ordu ve donanmaya bu kadar ehemmiyet vermesi sebepsiz değildi. O, Rusya’yı yenersek, bu zaferin bize en az yüz sene daha münâkaşasız bir surette büyük devletlerden olmak imkânını sağlayacağını söylüyor ve çoktan elden çıkmış bulunan Kırım’ı geri almak gâyesini güdüyordu. Fakat ne yazık ki, devlet gizli bir işgâle mârûz kaldığı için Sultan Abdülazîz Han, bu emeline ulaşamadan tahttan uzaklaştırılarak fecî bir surette şehîd edilecekti.
 
O gâyet dindârâne ve intizamlı bir hayat süren dürüst bir insandı. Hayatı boyunca su yerine zemzem içecek kadar takvâ sahibi idi.  Hattâ Avrupa’ya seyahate gittiği zaman, abdest suyunu beraberinde götürdüğü rivâyet edilir. Muntazaman namaz kılar ve çok  çok Kur’ân-ı Kerîm okurdu. Cânîyâne bir surette katledildiği zaman odasındaki küçük masanın üzerinde “Sûre-i Yûsuf” açık olduğu halde bir Kur’ân-ı Kerîm bulunmuştu. O’nun mübârek kanlarının bulaştığı bu Kur’ân-ı Kerîm, şimdi Topkapı Sarayı’nda muhâfaza edilmektedir.
 
Birgün hasta yatağında baygın ve sararmış bir vaziyette yatarken Sultan Abdülazîz’e:
 
“Medîne-i Münevvere mücâvîrlerinden bir dilekçe var!” denildiğinde yâverlerine:
 
“–Derhal beni ayağa kaldırınız! Harameyn’den gelen talebleri ayakta dinleyeyim! Allâh Rasûlü’ne komşu olanların talebleri, böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir bir şekilde dinlenmez!..” diyerek Medîne’ye ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e olan muhabbetini güzel bir surette izhâr etmiştir.
 
Her Medîne-i Münevvere postası geldiğinde abdest tâzeler, mektupları: «–Bunlarda Medîne-i Münevvere’nin tozu var!» diye öpüp alnına götürür, ondan sonra başkâtibe uzatır ve: «–Aç, oku!» derdi.
 
Yukarıda arzedildiği gibi Abdülazîz Han’ın tahta çıktığı devre, batılılarca âdetâ büyülenmiş ve onların siyâsî emellerine tâbî bir hâle gelmiş bulunan ve kendilerine Jön Türk (yeni Türk) denilen insanlar elinde devletin içten çökertilme faâliyetinin had safhaya ulaşdığı bir devredir. Bunlar -ekseriyetle- Fransa’da tahsîl görmüş ve orada husûsî bir şekilde misyonerler tarafından sinsice yetiştirilmiş, İstanbul’a kalbleri Fransız, üniformaları Osmanlı olarak dönmüş kimselerdi. Sanki devletin içinde garbın yeniçerileri olmuşlardı. Memleket, dıştan maddî istilâya uğrarken, içten de mânevî bir tahrîbata mâruzdu. Tanzîmat Fermânı ile misyonerlik faâliyetleri artmış, başta Ermeniler olmak üzere hıristiyan azınlıklar üstündeki tahrîkler çoğalmıştı. Meselâ Harput bölgesinde altmışiki misyoner merkezi açılmış, yirmibir kilise yapılmıştı. Kadın misyoner Maria A. West, “Romance of Mission” adlı kitabında:
 
“Ermenilerin rûhuna girdik.. Hayatlarında ihtilâl yaptık!..” demektedir.
 
Lisan öğretmek gâyesi ile Anadolu’nun her tarafında, aslında birer misyonerlik karargâhı olan birçok mektebler açılmıştı. Bu faâliyetlerin en yoğun görüldüğü yabancı okullar arasında Gaziantep’deki Antep, Merzifon’daki Anadolu ve İstanbul’daki Robert Koleji başta gelir. Bazılarına ise, hiç Türk talebe alınmamıştır. Okul müdürlüklerine papazlar tâyin edilmiştir.
 
İşte bu düşman faâliyetleri dolayısıyla memleket, bir kültür erozyonu ile karşı karşıya gelmişti. Abdülmecîd Han devrinden kalan bu çöküntü, Abdülazîz Han’ın direnmeleri ile asgarîye indi. Neticede  bu mukâvemet, O’nun şehâdet kanlarına bürünmesine vesîle oldu.
 
Sultan Abdülazîz Han, gâyet ileri görüşlü bir pâdişâhdı. Belgrad, İstanbul, Bağdad ve Kâhire’yi elimizde bulundurmadıkça cihan siyâsetinde büyük bir rol oynayamayacağımızı söylerdi. Bu görüş, bilâhare Almanlar’ın emperyalist temâyüllerinin uyandığı sırada getirdikleri “yedi B” formulüne benzemektedir. Almanlar, büyük devlet olabilmek için Berlin’den Bombay’a kadar “B” harfi ile başlayan yedi büyük merkezin ele geçirilmesi lüzumundan bahsetmişlerdir.
 
Abdülazîz Han’ın siyâsî emelleri içinde Türkistan bile vardı. Oraya el atmış, İran ve Türkistan’da Türk unsurlar için Türkçe eğitim yapan mekteblerin açılmasına âmil olmuştur.
 
Donanmasının Kızıldeniz’deki bölümü, Endonezya’yı ezmeye giden İngiliz donanmasının önünü kesmiş, O’nu geri dönmeye mecbûr bırakmıştı. Gerçekten de denizciliğe o kadar ehemmiyet vermişti ki, O’nun zamanında Fransız gemilerinin Haliç tersânesinde muvaffakıyetle tâmirinden dolayı III. Napolyon bir teşekkür mektubu göndermiştir.
 
Bu durum, Osmanlı’nın hasta adam diye ifâdelendirildiği bir devirde bile gösterdiği kudret ve muvaffakıyetin şâhâne bir misâlidir. O böylece hâlâ “devlet-i ebed-müddet” diye yâd olunmaya lâyık bir devlet olduğunu göstermişti.
 
Sultan Abdülazîz’in saltanat yıllarında, otuz sene müddetle Ruslar’a kan kusturmuş ve nihâyet teslîm olmak zorunda kalmış bulunan Şeyh Şâmil Hazretleri, hac için Çar’dan izin almış ve İstanbul’u ziyârete gelmişti. Sultan, sarayda birçok hazırlıklar yaptırmış, bütün İstanbul’u büyük bir sevinç kaplamıştı. Herkes sâhile toplanmıştı. Rus vapuru Dolmabahçe önünde demirlediğinde, Sultan Abdülazîz’in saltanat kayıkları, İmam Şâmil’i ve âile efrâdını saraya getirdiler. Abdülazîz Han, O’nu sarayın kapısında karşıladı ve büyük bir hürmetle:
 
“–Babam kabrinden kalksaydı, ancak bu kadar sevinebilirdim!” diyerek birçok iltifâtlarda bulundu.
 
Sultan Abdülazîz, Dağıstan Arslanı İmâm Şâmil’in emrine İstanbul’da konaklar tahsîs etmiş, O’nu ve maiyyetindekileri i’zâz ve ikrâm ile İstanbul’da alıkoymak istemişti. Fakat İmâm Şâmil, âhir ömrünü Medîne-i Münevvere’de geçirmek arzusunu izhâr etti. Bunun üzerine Rusya’dan gerekli müsâade alındı ve Dağıstan Arslanı Hicâz’a yolcu edildi.
 
Daha evvelce ifâde ettiğimiz gibi Sultan Abdülazîz Han’ın, devleti eski ihtişâm ve gücüne ulaştırıcı icrâat ve hamleleri, birtakım menfaatçi ve hâin grupları tedirgin etmekteydi. Nitekim bu vasıfta olan bazı devlet adamları da, boş durmayıp gizli entrikalarla Sultan’a karşı hummâlı bir faâliyet yapmaktaydılar. Bunlardan husûsiyle çeşitli vesîlelerle suçları bâriz bir şekilde tesbît edilmiş, önce azledilmiş, sonra tekrar kendilerine mevkî verilmiş olan dört kişi; Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa, Mütercim Rüşdü Paşa ile Hayrullâh Efendi, pâdişâha karşı ciddî bir ihtilâl hazırlığı içindeydiler.
 
Bu gruptan Hüseyin Avni Paşa, 1871’de vazîfesinden azledilmiş, rütbeleri sökülerek Isparta’ya gönderilmişti. Daha sonra Mahmûd Nedim Paşa tarafından seraskerlikten de azledilmişti. Bu haller karşısında hırsı iyice artan Hüseyin Avni Paşa, yapmak istediklerini «Kinim dînimdir!» diye ifâde ediyor ve Sultan’ın, sadece tahttan indirilmesini değil, öldürülmesini de düşünüyordu.
 
Hüseyin Avni Paşa’nın yandaşı olan Mithat Paşa, siyâset ve dîn kültüründen mahrûm olarak yetişmişti. Dolayısıyla birçok yanlış karar ve yolsuzluklarından ötürü sadrazamlıktan azledilmişti. Çok hayâl-perest bir şahsiyetti. Hattâ birgün içki masasında Osmanlı hânedânını ortadan kaldırıp kendisinin sultan olacağını iddiâ edecek kadar ileri gitmiş ve:
“–Bunda ne var ki?!  Hep Osmanoğulları olacağına biraz da Mithatoğulları olsun!..” demiş olduğu rivâyet edilmektedir.
 
Grubun üçüncü şahsı Mütercim Rüşdü Paşa ise, iki defa sadrazamlığa, üç defa da seraskerliğe getirilmiş, ancak vazîfesini kötüye kullanmaktan dolayı azledilmişti. Bu sebeple o da, menfaatinin kesilmesi karşısında tavır almış ve Pâdişâh’a kin bağlamıştı.
 
Dördüncü şahıs olan Hayrullâh Efendi’ye gelince, liyâkatten ziyâde Rüşdü Paşa’nın himâyesi ile getirildiği şeyhulislâmlık makamından bir ay gibi kısa bir zamanda azledilmiş olması, kendisine çok dokunmuştu. Dolayısıyla Hayrullâh Efendi de, bunu gururuna yedirememiş, Pâdişâh’a karşı kin bağlayanlar arasında yer almıştı.
 
Çok geçmeden bu dörtlü çete grubu, ellerinden alınan menfaatlere tekrar sahip olabilmek hırsıyla talebeleri kışkırtarak büyük bir nümâyiş yaptılar. Pâdişâh, kan dökülmemesi için yine bunları iş başına geçirdi. Böylece ihtilalciler, ilk merhale olarak istedikleri yere ulaştılar. Artık bundan sonra yegâne işleri, pâdişâhı bertaraf etmeye kalmıştı. Nihâyet bir ihtilâlle onu da gerçekleştirdiler.
 
İhtilâl sabahı, Dâru’s-seâde ağası Cevher Ağa, Pâdişâh’a durumu haber vermeye cesaret edemedi. Haberi, Pertevniyal Vâlide Sultan’a iletti. O da Sultan Abdülazîz Han’a bildirdi. O sırada yeni pâdişâhın cülûs topları atılıyordu. Abdülazîz Han annesine:
 
“–Bunlar beni III. Selîm’e mi döndürecekler? Ben bunu kimlerin yaptığını biliyorum…” diyerek ihtilâlcileri tek tek saydı. Sonra dilinden:
“–Ben bu felâketi, çok kere rü’yâmda gördüm.. Takdîr-i ilâhî böyle imiş!..” ifâdeleri döküldü.
 
Sultan Abdülazîz Han, sağanak yağmur altında kayıklarla Topkapı Sarayı’na götürüldü. Şahsî serveti, hanımların kulaklarındaki küpelere kadar ihtilâlciler tarafından yağmalandı. III. Selîm’in odasına götürüldü. Abdülazîz Han:
 
“–Beni amcam gibi burada bitirmek istiyorlar!” dedi.
 
Üç gün kuru tahta üzerinde aç ve susuz olarak bırakıldı. Islak elbiselerinin değiştirilmesine dahî izin verilmedi.
 
Daha sonra kendisi için ayrılan odaya geçirildi. Fakat Sultan Abdülazîz Han, V. Murâd’a mektup yazarak Beşiktaş’taki Fer’iyye Sarayı’na naklini talep etti. Arzusu yerine getirilerek oraya nakledildi.
 
Ancak tahttan indirmekle birlikte Sultan’ı öldürmeyi de iyice kafasına koymuş bulunan Hüseyin Avni Paşa, pehlivan yapılı üç cânîyi Fer’iyye Sarayı’nda kasden bahçıvanlıkla vazîfelendirdi. Bunlar, 4 Haziran 1876 sabah sularında Abdülazîz Han’ın odasına girdiler. Abdülazîz Han, bir müddet kendilerine karşı koymaya çalıştıysa da muvaffak olamadı. Zorbalar, işlenilen bu fecî cinâyete intihar süsü vermek için O’nun bileklerinin damarlarını kestiler. Sonra da hiçbir şey yokmuş gibi gizlice işlerinin başına döndüler.
 
Bir müddet sonra Vâlide Sultan, oğlunun kanlar içinde yerde yattığını gördü ve ağlamaya başladı. O sırada Hüseyin Avni Paşa, tertiplediği katlin neticesini almak için saraya geldi. Abdülazîz Han’ın daha ölmemiş olduğunu görünce O’nun saray karakolunun kahve ocağına götürülmesini emretti. Böylece henüz can çekişen Sultan’a doktor müdâhalesini geciktirdi. Nihâyet mazlûm Sultan, cânîler çetesi Hüseyin Avni, Mithat ve Rüşdü Paşalar’ın gözleri önünde şehîden vefât etti..
 
Rahmetullâhi Aleyh!..
 
Sultan Abdülazîz Han’ın hunharca katli üzerine kızkardeşi Âdile Sultan’ın yüreğinden şu ızdırap dolu yanık mısrâlar dökülmüştür:
 
Cihân mâtem tutup kan ağlasın Abdülazîz Hân’a
Meded Allâh, mübârek cismi boyandı kızıl kâna!..
Nasıl hemşîresi bu Âdile yanmaz o hâkâna,
Ki kıydı bunca zâlimler karındaş-ı cihân-bâna…
 
Sultan Abdülazîz Han’ın hunharca şehîd edilmesinden oniki gün geçmişti. Bir subay olan kayınbiraderi Çerkez Hasan, Sultan Abdülazîz’in uğradığı felâkete tahammül edemeyerek Mithat Paşa Konağında toplantı hâlinde bulunan vekiller heyetini bastı. İlk hamlede Avni Paşa’yı katledip Sultan Abdülazîz Han’ın intikâmını aldı. Ardından Rüştü Paşa’yı ve bir yâveri de öldürdü. Kendisi de, ertesi gün Beyazıt’ta asıldı.
 
İhtilâlci çete, fevkalâde zekî ve hüsnüniyet sahibi bir pâdişâh olan Sultan Abdülazîz’in vefâtını, bir cinâyetle değil de, intihar suretinde göstermek için tehdîdle bir rapor tanzîm ettirtti.
 
Ancak sonraki yıllarda Sultan II. Abdülhamîd Han’ın Yıldız’da bu hâdise dolayısıyla kurdurduğu mahkemede hesâba çekilen Mithat Paşa, katl keyfiyetini âdetâ îtiraf edercesine şöyle demiştir:
 
“–Elhamdülillâh ki, ihtikâr ve ihtilâs gibi âdî bir cürümle değil, cinâyet bile olsa hamiyyet-i vataniyyeden münbais bir suçla müttehemim!..”
 
Askerî hazırlıklar dolayısıyla devletin borcunun artmış olmasını dillerine dolayarak Sultan Abdülazîz’i müsriflikle itham edenler vardır. Fakat bu doğru değildir. Zîrâ Sultan Abdülazîz, askerî yatırımların pek çoğunu başta saray mensubları olmak üzere teb’anın teberrûları ile karşılamıştır. O, dünyâdaki gelişmeleri ânında takip etmiş, Amerika’dan uzun menzilli Martini Henry tüfeklerini getirtmiş ve bunların Türkiye’de yapımını sağlamıştır. Daha sonra meşhûr “Plevne Müdâfaası” bu silâhlar sayesinde gerçekleşebilmiştir.
 
Sultan, fevkalâde hassas, intizamlı, bilgili, selîm muhâkeme sahibi bir zâttı. Ressamlar dergisinde yayınlanmış olan, eliyle çizdiği gemi krokileri, O’nun intizam ve hassâsiyetinin şaheser misâlleridir. Beste yapan, mûsikîye âşinâ olan, şâir, san’atkâr mizaçlı Sultan, bu derecede rakîk kalbine rağmen, harpçı bir pâdişâhdı. Rûhu fütûhât arzularıyla doluydu. Kırım’ı geri alacaktı. Bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Lâkin gizli düşman faâliyeti devreye girmiş, dört küskün adamını O’nun aleyhine ittifaka sevketmişti. Sultan, ihtilâlcilerin başı olan Hüseyin Avni Paşa’yı tâyin ederken:
 
“–Bu adamın gözleri hiç hoşuma gitmiyor!” sözüyle müstakbel felâketi sezdiğini göstermiş, lâkin gerekli tedbîrleri almakta basîretli davranamamıştı.
 
Burada Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:“Hâlis insan, (dâimâ) büyük bir tehlike üzerindedir!” hadîs-i şerîfini hatırlamak lâzımdır.
 
Nitekim Sultan Abdülazîz’in fecî bir surette hunharca ortadan kaldırılması da, bu hadîs-i şerîfte işâret edilen tehlike sebebiyle olmuştur. Ancak bu oluş, O’nun şahsından ziyâde milletin kaderiyle alâkalı bir ilâhî takdîrden başka türlü îzâh olunamaz. Zîrâ Sultan Abdülazîz’in fecî katli, millî târihimizin en önemli bir dönüm noktası olmuştur.
 
Gerçekten O’ndan sonra felâketlerin önü alınamamış, çöküş, Sultan Abdülhamîd Han’ın dirâyetli siyâsetiyle bir müddet geciktirilmişse de, nihâyet bu azametli devletin yıkılması ve ülkemizde küfrün -velev geçici de olsa- galebesi önlenememiştir.
 
İlâhî! Bu ve benzeri felâketlerden ders almayı nasîb edip bizleri târih sahnesinde hazin âkıbetlere dûçâr eyleme! Ehl-i fitnenin hîle ve desîselerini kendi başlarına ma’kes eyle!..
 
Âmîn!..
 
Abide Şahsiyetleri ve Müesseleriyle OSMANLI, Erkam Yayınları
 

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

“Müʼmin, bir bal arısına benzer. Temiz olanı yer (yani helâl yer), temiz olan şeyler ortaya koyar (yani Hakkʼın rızâsına uygun olan işleri yapar, sâlihlerle, sâdıklarla beraber olur), konduğu yeri ne kırar ne de bozar (orayı ihyâ eder).” (Ahmed bin Hanbel, II, 199)