DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

CAN ŞERBETİ

Yazdır

alt

Şems kabına sığmaz bir derviş idi. Gönül dostu aradı yıllarca… Badat’ta gördü önce, yıllar sonra da Konya’da… Birbirlerini görür görmez öyle büyük bir elektrik aldılar ki; beden diline hiç gerek yoktu ve ruhlar aleminde birbirleri ile dilsiz dudaksız ne konuşmuşlarsa aynen öyle konuştular. Bizlerin bir de ruhlar alemi maceramız var;  bu dünya ile kıyaslanmaz… Rahmani bir özelliğimiz ruhumuz; Allah’a ait, O’ndan bize üflenmiş parçamız. O yüzden biz ölsek bile rahmani parçamız olan ruhumuz ölmüyor. Sadece dünya kisvesinden ayrılıyor.  

Mevlana, Şems’i bulmakla birlikte dünyaya ait bütün her şeyden elini eteğini çeker. Derslerini, öğrencilerini bırakır. Medreseyi, müderris arkadaşlarını bırakır. Halkı, onlarla yaptığı mutat sohbetlerini bırakır. Ailesini bırakır, sorumluluklarını bırakır. Bu olmaması gereken bir şeydir ve herkes Şems’e düşman olur. Çünkü Mevlana’yı bu duruma sokan, belki de büyüleyen birisidir Şems. Tüm bunların farkında olan Şems Konya’yı terk eder. Bu, dostunu kaybeden Mevlana için hasret dolu günler demektir. O kadar hasret duyar ki dostuna O’ndan haber getirene çıkarır elbiselerini verir. ‘Yalan söyledi o adam neden elbiselerini verdin?’ diyene ise: ‘Biz dosttan gelen haberin yalanına elbisemizi vermişiz, gerçeğine canımızı veririz’ der. Bu hasretin şiddetine ve Mevlana’nın çektiği ıstıraba dayanamayan oğulları, Şems’i arar bulur, Konya’ya geri getirirler. Bundan sonrası daha acıdır. Konya’ya Şems’in gelmesi ile sadece onunla sohbet edip her şeyi bırakan Mevlana’yı ve Şems’in dostluğunu kıskananlar, Mevlana’yı bu büyüden kurtarmanın tek yolunun Şems’i öldürmek olduğunu düşünür ve yaparlar da.

Şems, Allah için sevmenin, Allah için dost olmanın ne büyük bir nimet olduğunu bildiği için yıllarca böylesi bir dostu aramış ve: ‘bana o dostu göster de Ya Rabbi başım Senin yoluna kurban olsun. Bedeli ne ise bu dostun, ödeyeyim ta ki; bu benim canım olsun.’ Diye dualar etmiştir. Ben Mevlana’yı severim de Şems daha bir büyür gözümde. Mevlana’nın içindeki cevheri ortaya çıkaran, gönül dilinin kapılarının açılmasına sebep olandır Şems. Mevlana da bilir bunu; ham olan Mevlana’yı pişiren sonra da yakan Şems ile yaptığı gönül sohbetleridir. Ne mekan, görülen mekandır; ne de zaman görülen zaman, bunların çok daha öteleri vardır ve o ötelere gidip gelmiştir Şems’le. Ruhunun istidatı geniştir ve bu istidatı açığa çıkarmıştır Şems… Ruhlar aleminde nasılsa ruh, o haline vakıf olmuştur Mevlana… Akıl girdabından çıkılmış, akıl kisvesinin üzerine gönül şalı giydirilmiştir. Esas vatandan, aslımızın bu olmadığından bahsedilmiştir.  

Ruhlar alemi, bizim ilk vatanımız, esas vatanımız. Dünya bizim için firak, hasret, gurbet. Ruhlar alemi, zaman ve mekandan; yeme ve içmekten, her türlü ihtiyaçtan beri olduğumuz, oldukça özgür bir alemdir. Ruhlar birbirlerine yakın olan ruhlarla kendi lisanlarınca sohbet ederler. Birbirine yakın olan ruhlar, dünyada da birbirlerini arar bulurlar. Ruhun bir yere ulaşmak için vasıtaya, ölmemek için ihtiyaçlarının giderilmesine ihtiyacı yoktur, Rahmani bir özdür zira… Dünyaya geliş ile ruhun işkencesi başlar. İlk önce daracık biz beden geçirilir üstüne, çıkamaz dışarı, rahat hareket edemez. Beden çamurdandır, ruhsa nurdan. Nasıl olacak da, nur çamura alışacak? Nasıl olacak da, sebepler olmaksızın yaşamın imkansız olduğu dünyada, sebeplere mahkum olmayan ruh, mutlu olabilecektir? Bir de hiç sevmediği, sadece: ‘benim, ben istiyorum, benden büyük yok ’ diyen, haddini bilmeyen, Allah’a isyan eden dolayısıyla ruhunun özüne aykırı davranan nefis… Onun ile bir arada nasıl yaşanacak? Hem de beden kafesinin içinde…

Ruh istediği yere ulaşabilirken, bedene mahkum;  manayı sever onu özlerken, nefis maddenin basit çıkarların peşinde… Şems’le Mevlana ne konuştular: ‘Sen sadece beden değilsin, ruhunun istidadını gör ve geliştir.’ O zaman, ateşe koysan da ayağın yanmaz. Sebeplere ihtiyaç yoktur. Dünya kanunları hükümsüzdür. Ne yerçekimi seni çeker, ne de suda batarsın. Sen uçabilirsin de, suyun üzerinde yürüyebilirsin de… Sen dilsiz dudaksız konuşabilirsin de, kulaksız işitebilirsin de… Yeter ki nefis engelini kaldır. Nefsini yok ettin mi, Rahmani tarafını ortaya çıkardın mı; Allah senin gören gözün, işiten kulağın, yürüyen ayağın olacaktır. Yeter ki; dünyaya bağlanıp kalma. Ruhun için çalış. O yüzden Mevlana: ‘yeme, içme ile bu bedeni şımartma; nasıl olsa toprak olacak çürüyüp gidecek. Nefsinin her dediğini yapma nasıl olsa seni terk edecek. Sen sana lazım olan ruhunu besle, can şerbeti ile besle. Aşk pınarı ile kalbini parlat. Ayna gibi yap. O temiz aynadan, tüm alemleri seyreyle. Hakkın tecellilerini gör. Yaradılış hikmetlerini belle. Ruhunu bedenine sultan yap. O sultan ki, nurdur; eğer tene sirayet ederse ten, tüm ezberini bozar. Sebepler yok olur.’ Ateşbazı Veli Dede gibi; misafirler gelir dergaha, yemek pişecek ama odun yok. Aşçıbaşı Veli Dede düşünür; odun niyetine ayağını ateşe sokar da hem yemek pişer, hem de ayağa hiçbir şey olmaz. Bu mümkün değil diyen, Hz. İbrahim ateşte nasıl yanmadı bir düşünsün.  Veysel Karani gibi günlerce aç kalsa da hayatını devam ettirir. Çünkü bedenin aslında hayatını devam ettirmesi için sebebe ihtiyacı yoktur. Onlar bu dünyada nefsini efendi yapanlara, nefsini sultan yapanlara lazımdır. O yüzden bebeklere yapılacak en güzel dua: ‘Allah ruhunun istidadını artırsın’ duasıdır.  Baş gözü olmadan görebilsin, bilebilsin, anlayabilsin diye… Tüm bunlar Allah dostu olmakla mümkündür. Allah için dost olmakla mümkündür. Şems, Mevlana’da zaten mevcut olan bu istidadın açığa çıkmasını sağladı. Ne yapsın Mevlana öğrencilerini, dünya arkadaşlarını, o can dostunu bulmuş, ruhlar alemindeki en büyük yarenine kavuşmuştu zira.

Bilinmesi gerekli bir şey vardı ki böylesi muhabbet sadece cennette mümkündür. Dünya hayatı sorumluluklarla doludur. Eş vardır, onun ihtiyaçları vardır; çocuklar vardır, onların ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların karşılanması için kazanmak, çalışmak lazımdır. Öylesi sohbetler sadece cennette mümkündür. Mevlana öylesine kendini kaybetmiştir ki gördüğü hakikatler karşısında dünyadan elini eteğini çekmiştir. Bu Şems için kolaydır; çünkü o tek tüfek hayatını devam ettirip, sırrını hiç açığa vermediği için insanlardan azadedir. Deli Şemstir o; coşkulu, hırçın, kabına sığmaz, bu gün burada yarın orada… Dünya böylesi biri için hapistir, işkencedir. Kalmaz uzun süre bir yerlerde, ta ki Mevlana’yı görene kadar. Mevlana, Şems’in hiçbir zaman ait olmadığı dünyaya katlanma sebebi olmuştur. Ama iki dost için, böylesi bir dostluk dünyada mümkün değildir. Zaten izin vermezler de, ayırırlar iki Hak dostunu birbirinden… Yanmak budur işte. Allah için dost olmuş iki kişinin hasretinden çıkan yangın nasıl söndürülür. Dost, en büyük dosta vasıl etmiştir dostu, gerçek aşka, Hakka. Dost, Allah aşkını öğretmiş, çamur olan bedeni nura gark etmiştir. Mevlana aşkından döner, kendinden geçer ve döner. Bir elini kaldırır, diğerini indirir Allah aşkından döner. Ölüm gecesine şeb-i aruz der; düğün gecesi… Hem Rabbine kavuşacak ten kafesinden kurtulacaktır, hem de Şems’ine kavuşacaktır. Zaman, mekan tuzaklarından kurtulacaktır.

Özgür olan ruh, dünyaya gelmekle, ten kafesinde, vasıtalarla, vasıl olmayı öğrenmiştir. Engellenmiştir dünyada. Ama cennet, hem ruhlar aleminden, hem de dünyadan daha üstündür. Çünkü, hem ruh özgürdür hem de beden artık kafes değildir. Engel değildir. Ten ile ruh gerçek uyumu cennette yakalar. Artık dostlar için muhabbet, sohbet vakti gelmiştir. Sorumluluklar ve mecburiyetler yoktur cennette. Yaşam mücadelesi yoktur. Tahtların üzerine oturmuş birbirleri ile sohbet eden, can sohbeti, gönül sohbeti eden dostlar vardır.

Gün onların günüdür.

O yüzdendir ki; cennette yapacağımız yegane işlerden olduğu içindir ki; gönül bir dostunu görse bu dünyada, hayat bulur; dost yaşama bağlanma sebebidir. Dost selamı, can şerbetidir. Dostla muhabbet edince, zaman da unutulur, mekan da… Ama bilinmeli ki burası dünya...  

 

 

Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allâh yüzünü ak etsin! (Çünkü) kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki, o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve tatbik eder.” (Tirmizî, İlim, 7)