DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Dosya Konuları Bazı Mefhumlar Yeni Dünya Düzeni ve Aktörleri

Yeni Dünya Düzeni ve Aktörleri

Yazdır

Yeni Dünya Düzeni! Bu kavram Batılı liderlerin, dünyanın efendiliğine soyunan çokuluslu şirket yöneticilerinin, NATO liderlerinin, Birleşmiş Milletler genel sekreterlerinin ağızlarından düşmüyor. Sık sık Yeni Dünya Düzeni’nde yeni bir aşamada olduklarını beyan ediyorlar. Dünyayı saran bir ağın temsilcileri gibiler. Sözbirliği etmişler. Hepsi aynı örgütün üyesi, yandaşları hep aynı kişiler, hedefleri aynı ülkeler. Savaşların da, dünya ticaretinin de, barış heyetlerinin de, medyanın da iplerini onlar çekiştirmekteler.

Nedir bu Yeni Dünya Düzeni? Bu düzeni hedefleyenler kimler? Yeni bir Hitler mi özlemekteler? Malum, onun sloganı da yeni nizamdı! Yeni bir dünya düzeninde Türkiye’nin yeri nerede?

Yeni dünya düzenciler! Gizli örgütler ve gizli hedefler. Ve onların planları çerçevesinde ezilen bizler. Son yıllarda haberlerde, işyerlerinde, üniversitelerde, konferanslarda kulağı tırmalayan içi boş kavramlar havada uçuşuyor. Kavramlar “açılım” diyor, “değişim!” diyor, “diyalog” diyor, “terörle savaş” diyor, “küresel ekonomi” diyor, “demokrasi” diyor.

Bunlar beyninize kazmana kadar televizyonlardan, radyolardan basından servis ediliyor! Bu sözcükler Yeni Dünya Düzeni’nin terminolojisidir! Emperyalizmin yeni dilidir!

Dünyanın köşe başlarını tutan kerliferli adamlar, ekranlardan, manşetlerden bizi Afganistan ve Irak’taki terörle korkuttular. Sonra o ülkelere ordularını yolladılar. Bugüne kadar görülmemiş bir kıyıma imza attılar. Bir kez daha büyük paralar kazandılar. Şimdi, tarih boyunca oynadıkları bir oyun daha ekranları kapladı. Bir kriz yarattılar, kapitalizm krizsiz olamazdı!

Amerika Eski Dışişleri Bakanı ve CFR’nin en önemli görevülerinden biri Henry Kissinger. Şubat 2009′da verdiği bir röportajda “Kriz var evet, ama 1945′te de vardı,” diyordu. “O zamanki kriz, bize bir fırsat yarattı. Krizin içinden NATO çıktı. Fırsatlar her zaman krizlerden doğarlar!” Kissinger, krizde fırsat görüyordu. Dünya halklarını yere vuran kriz, o ve aynı kulüpten olanlar için bir fırsat kapısı!

O, Yeni Dünya Düzeni’ni hedefleyenlerden biri. 60 yıldır politikanın içinde ve emperyal amaçlar güden örgütlerin zirvesinde. Diyor ki: Dünyayı kendi felsefemize getirmek için biraz daha zamana ihtiyaç var. Globalizm kazanacaktır. Bakın terör sınır tanımıyor! Ekonomi de öyle! Kriz de! Tarihin bu döneminde tüm ülkeler kendi çıkarlarını uluslararası çıkarlarla aynı yörüngeye sokmaya çalışmalı!

Ne anlıyoruz? Terör var ve yayılıyor. Mücadele için tek bir yol var, küresel olmak! O nasıl olacak? Uluslararası çıkarlara uygun davranarak! Peki uluslararası çıkarlar kimin çıkarları? Bu çıkarları temsil edenler kimler? Uluslararası çıkarlar kime hizmet ederler? Ulusların arasında ve kılcal damarlarında dolaşan çok uluslu şirketlere mi?

Yeni Dünya Memurları

İşe uluslararası kişiliklerle başlayalım. Dünyanın köşe başlarında yer alan kişiliklere bir bakın. Yıllardır hep aynı isimlerin değişik pozisyonlarda boy gösterdiklerini fark edeceksiniz. O anlaşılmaz sözcükleri beynimize zerk eden küresel karakterler onlardır. Bir gün petrol işindelerdir, sonra cumhurbaşkanı olurlar derken siyasi arabulucu olarak karşınıza çıkarlar.

Mesela Condolezza Rice, Chevron petrol şirketinden gelir, Amerika’nın Dışişleri Bakanlığına yükselir. Clinton ki Rockefeller evlilik dışı oğlu olduğu iddia edilir, Arkansas valiliğinden Amerikan cumhurbaşkanlığına gelmiştir. Dick Cheney, petrol ve silah tüccarlığından gelip devleti yönetmiştir. Zbignievv Brzezinski, bir dönem Amerika’nın Ulusal Güvenlik Konseyi danışmanıydı. Amerika’nın en ünlü akademisyeniydi. Şimdi Obama’nın tüm söylemlerinin mimarı.

Avrupa’ya bakalım. Mesela Tony Blair, bir önceki İngiltere Başbakanı, bugün Ortadoğu Dörtlü Komisyonun başında. Dörtlü komisyon bir anda Ortadoğu’nun kaderi için ortada! Nereden ortaya fırladı? Perde arkasında kimler var. Hangi uluslararası çıkarları kollamaktalar? Gazetelerde okuyup geçtiğimiz bu ve benzeri örgütler kimler tarafından yönetilmekteler? Sorular bunlar!

Bernard Kouchner, bir dönem Kosova’da Birleşmiş Milletler Yüksek Komiseri, bugün Fransa Dışişleri Bakanı. İngiltere Liberal Parti Başkanı Paddy Ashdown, 2004′te Birleşmiş Milletler adına Bosna’nın kralı! Bugün İngiltere’yi Amerika’ya bağlayan zincirin en önemli halkası.

Kemal Derviş!

Yakından tanıdığımız bir başkası: Kemal Derviş. Bir zamanlar Dünya Bankası’ndaydı. Birden bire Türkiye’de Ekonomi Bakanı ve siyasi deprem yaratan kişilik olarak karşımıza çıktı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne havadan indi, 15 günde “uluslararası çıkarlar” gereği onlarca yasa çıkardı, sonra kayıplara karıştı. 2005′te Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü’nün başına getirildi. Şimdi Amerikan politikasına yön veren düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü’nde. Brookings Enstitüsü, eski Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn’un denetiminde.

Yüzlerce örnek sıralanabilir. Bu adamların hepsi aynı kulübün üyeleri! Aynı örgütün değişik katmanlarında yer alıyorlar, aynı efendiye tapınıyorlar. Onlar küreselleşme diyen emperyal bir örgütün memurlarıdırlar!

Gizli Örgütler ve Küresel Memurlar

Onlar ve onlar gibi olanlar I. Dünya Savaşı sonrasında gizli elit bir teşkilat oluşturdular. İlk paylaşım savaşını yapanlar Paris’te masaya oturdular. Yıl 1919′du. Paris Barış Konferansı’nda dünyayı yönetmeye karar veren dev şirketlerin sahipleri ve büyük doğal zenginliklerin sömürücüleri çekirdek bir yapılanmayı ortaya koydu.

Örgütün yönünü çizecek olan adam, Avrupa’nın en zengini Lord Rothshields‘di. Dünya imparatorluğuna soyunan bir aileydi Rothschild’ler. Güney Afrika madenleri de ellerinin altındaydı. Rodezya’yı, adım verecek kadar sömüren Cecil Rhodes da adamlarıydı.

Avrupa demiryolları da onlarındı. Amerika da bankacılık sektörüne el koyan da onlardı. Patlayıcı yapan en büyük fabrikalar, tüm savaş oyuncakları da onlarındı. Hedefleri tarih boyu diğer istilacılardan farksızdı. Dünyaya el koymak istiyorlardı. Paris Barış Konferansı’nda alman karar iki yıl içinde olgunlaştırıldı. Dev şirketler bir araya getirildi ve 1921′de New York’ta Dış İlişkiler Konseyi CFR (Council on Foreign Relations) kuruldu. 1927′de Amerika’nın en zengin adamı Rockefeller de onlara katıldı. Dünyayı bir ağ gibi saracaklardı.

Önce, 1954′te Bilderberg, Avrupa alt örgütü olarak ortaya çıktı. Bundan 20 yıl sonra 1973′te Amerika, Avrupa ve Japonya sermayesini birleştiren Üçlü Komisyon (Triletaral Commision) kervana katıldı. Kurdukları örgüt dünyanın her köşesine sızacak, Afrika’dan Asya’ya darbeler yapacak, işgaller gerçekleştirecekti. Planlar sonucunda halklar ölecek, şirketler büyüyecekti.

Dünyayı ele geçirmeyi, dünya kaynaklarına hükmetmeyi ve tek dünya devletini hedefleyen bu küresel elit 70 yıldır karar mekanizmalarıyla oynuyor. Ulus devletlere karşı darbeler yapıyor. Kontrgerilla, Gladyo, terör teşkilatları kuruyor. CIA hapishaneleri inşa ediyor, adam kaçırıyor, Afrika’yı Ortadoğu’yu kana buluyor.

Geçen yüzyıldan bugüne kadar, Dış ilişkiler Konseyi ya da Bilderberg veya onlara yakın bir örgütlenme içinde olmayan hiç kimse etkili bir pozisyonda görülemiyor. Silah sanayicileri de, petrol şirketleri de, uyuşturucu ticareti de onların denetiminde. Çok uluslu şirketlere ait beyaz eşyalar, yiyecek içecek markaları, deterjanlar, güzellik müstahzarları her ülkede uzun zamandır krallık ilan ediyor. Ülkelerin en kılcal damarlarına kadar giriyor. Çok uluslu hastaneler, çok uluslu okullar onları takip ediyor, çok uluslu askeri teçhizat, uçaklar, arabalar, traktörler sadece etrafınıza bir bakın! Çok uluslu şirketler her ülkeyi işgal ediyor!

Dış İlişkiler Konseyi’nin yüzyıl başındaki önemli isimlerinden Paul Warburg “Her şey tek dünya devleti için!” diyordu. Siz “Her şey çok uluslu şirketlerin karı için” diye okuyun! Şöyle devam ediyordu: “Kim ne derse desin yakın gelecekte tek dünya devleti kurulacaktır. Tek sorun bunun, uzlaşmayla mı yoksa işgalle mi olacağıdır!”

Tek dünya devleti! Global dünya! Dünyaya göz dikenlerin hedefi bu! Tüm dünya zenginlikleri bir avuç elitin kontrolüne girmeli! Her birey denetlenmeli ve çok uluslu şirketlerin çizdiği yolda köleleşmeli! Ülkeler, devletler tarafından değil küresel şirketler tarafından yönetilmeli!

Örgütün en önemli isimlerinden Barack Obama‘nın akıl hocası, Amerika’daki adıyla perdenin arkasındaki adam Zbigniew Brzezinski özetliyor: “Ulus devletlerin bağımsızlık tanımı artık değişiyor! Uluslararası tekeller ve bankalar küresel ekonomiyi yönetiyorlar!”

Teşkilatın bir başka önemli üyesi David Rockefeller, bu söylemin üzerine bir avuç umut atıyor: “Dünya devletini kurduğumuzda, dünya daha mükemmel ve istikrarlı olacaktır. Dünya bankerleri ve küresel elit, dünya halklarını özgürlüğe kavuşturacaklar!”

Amerikalı gazeteci Jim Marrs anlatıyor:

Globalistler, tek dünya devletini hedefliyorlar. Dünya tek elden yönetilecek. Tek bir ordu olacak, tek merkezden yönetilen bir dünya ekonomisi olacak. Tek elden yönetilen eğitim ve sağlık sistemi olacak. Bu geniş anlamda kulağa hoş bile gelebilir ama işin aslı şu ki, biz bu fikre gizlice aldatılarak itiliyoruz. Bu gidişin sonunda bir Hitler’le karşı karşıya kalmayacağımızı kim söyleyebiliriz. Yeni bir Hitler! Ve dünyayı yöneten şirketlerin köleleri halklar. Herkesin izlendiği, dinlendiği ve kontrol edildiği bir düzen. Ulus devletler yerine finans birimleri var. İnsanlar mutlu ve özgür! Çünkü artık düşünemiyorlar. İşte insanlığın geleceği için Dış İlişkiler Konseyinin hayalleri bunlar.

Dünyanın köşelerinde bu nedenle adamları var. Dünya Bankası’nın başında, IMF’nin yönetiminde, NATO’da, Birleşmiş Milletler’de konseyin seçtiği adamlar! Rasmussen dün Danimarka Başbakanıydı. Bugün NATO Genel Sekreteri. Kendisi tabii ki, Dış İlişkiler Konseyi’nin kıdemli bir üyesi. Bugün dünya bir kez daha krizin ve savaşların açılarıyla sarsılıyor. Dış İlişkiler Konseyi’nin önemli isimlerinden biri Samuel Huntington “Medeniyetler çatışacak!” diyor. Dünyayı büyük bir satranç tahtasına benzetiyor. Medeniyetler deyince, bir tarafa bir avuç seçkini, öbür tarafa Avrasya’yı koyuyor.

Bir zamanlar düşman komünizmdi! Sovyetler şeytanın ta kendisiydi! Sovyetlerin çöküşünden sonra Batı’nın hedefine zengin İslam coğrafyası oturdu. Bugün bir İslam düşmanı, Rasmussen, konsey kararıyla NATO’nun başına geçiriliyor. Obama, “Afganistan Pakistan ilk hedefimizdir!” diyor. Orta Asya’ya hücum başlıyor. Pentagon haritalarında parçalanmış devletler var.

Konsey’in Onursal Başkanı David Rockefeller bakın ne diyor:

“Bugün dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte bine çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir. Gelecekte devletler, finans sektörü tarafından idare edildiğinde dünyaya barış ve huzur gelecektir. “

Planlarının ilk aşamasında Yugoslavya dağıtıldı, bir ülkenin bağrından sekiz ülke çıkarıldı. Ardından Sovyetler çöktü. Bu süreçte dünyaya 20′den fazla yeni ülke katıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun içinden de 25 devlet çıkmıştı. Her paylaşım savaşı ardından haritalarda yeni devletler beliriyor. Ve her paylaşım savaşından sonra konsey üyeleri zenginleşiyor. II. Dünya Savaşı’nda küresel elitin kazancı tavan yapmıştı.

En Kârlı İş: Savaş!

Nazilerin en büyük destekçisi Almanya’nın silah fabrikası Farben‘di. Savaşta büyük kâr etti. Peki bu şirketin ortağı kimdi? Rockefeller’e ait Standart Oil Company! Her iki şirket de savaşın üzerinden zenginleşti.

II. Dünya Savaşı sonunda yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Ama birileri kazanmıştı. Rockefeller savaşın sonunda yüzlerce milyon doları kasasına atmıştı. Savaş Amerika’ya 30 milyar dolara mal oldu. Bu para Dış İlişkiler Konseyi’nin denetimindeki Amerikan Merkez Bankası’ndan borç alınarak harcandı. Amerikan Merkez Bankası bir şirketti. En tepedekiler Dış İlişkiler Konseyi üyeleriydi. Her bir dolardan büyük kâr etmekteydiler. Amerikan bankacılık sistemi eşittir tefecilikti. Savaşlarda en çok onlar kazandı!

Savaş sırasında New York’taki bazı bankalar kat be kat büyüdüler. Onlar Nazilerin paralarını aklıyorlardı. Bu bankalardan birinin başında Preston Bush adında bir adam vardı. Savaştan o da çok karlı çıktı. Daha sonra oğlu ve torunu da onun izinden gidecek, servetlerine servet katacaklardı. Tüm Bush sülalesi, CFR ve kafatası ve kemikler olarak bilinen ırkçı gizli örgütlerin üyesiydiler. Torun Bush 2001 ‘de, ikiz kuleleri bahane ederek Afganistan ve Irak’ı kana bulayacak, milyonlarca dolara el koyacaktı.
Savaşlar çok kârlıydı!

Bahaneler Yaratılır!

Savaşlar için geniş kitleleri ikna edecek bahaneler lazımdı. İlk dünya savaşında bir Amerikan gemisi feda edilmiş, gerekli bahane yaratılmıştı. II. Dünya Savaşı’na girebilmek için Amerika, Pearl Harbour’ın senaryosunu önceden yazmıştı. Vietnam’a girerken bahane Amerikan gemilerine saldırıydı. Ama daha sonra bu yalanlandı.

Ortadoğu ve Orta Asya’ya girmek için de bir bahane lazımdı ve “yeni dünyacılar” 11 Eylül bahanesini ellerindeki medya çarkıyla halka sahneledi. Şimdi size “Uyarı Amerika” adlı belgesel bir filmden bir bölüm aktaracağım. Belgeselde film yönetmeni Aaron Russo ile yapılan bir telefon röportajına yer veriliyor. Russo, Rockefeller ailesinden Nicholas’la yakın dost. Aralarında geçen ve dostluklarını bitiren tüyler ürpertici bir konuşmayı şöyle aktarıyor:

Tarih Kasım 2000. Yani 11 Eylülden 11 ay önce: “Bir gece beni aradı ve ‘bir şeyler olacak’ dedi. Afganistan’a gireceğiz, Hazar’dan boru hattı geçireceğiz, Irak’a gireceğiz, petrole kavuşacağız, oraya konuşlanacağız. Venezüella’ya gireceğiz.” diye devam etti.

“Söylediklerinden ilk ikisi gerçekleşti. Bana gülerek ‘Oralara hiç bulamayacağımız birilerini aramaya gideceğiz.’ diyordu. ‘Terörle savaş’ lafını tekrarlıyordu. ‘Malum’ diyordu, ‘Terörle savaşı kimse kazanamaz! Ama bu bahane sana çok şey için imkân verir!’ gülüyordu. ‘Nasıl herkesi bu kadar saçma bir bahaneye ikna edebilirsin ki!’ diye sordum. ‘Medyayla!’ dedi. ‘Unutma bir şeyi çok tekrarlarsan herkes inanır!’ diye ekledi’.”

11 Eylül şokundan sonra dünyanın her tarafında onlarca bilim adamı bu anlaşılmaz olayı anlamaya çalıştılar. Kimse anlayamadı. Amerikalı araştırmacılara göre, medya, 11 Eylül’ü paketledi ve Amerikan halkına sattı. Gerçek ve yalan birbirine karışmıştı ve ikiz kulelerle ilgili tüm deliller karartılmıştı. Öyle ki, New York Belediye Başkanı Giuliani, deliller araştırılmadan binalardan geride kalan her şeyi ortadan kaldırmıştı. Olay yerinde inceleme yapılmasına imkân tanınmamıştı. Bir olay oldu bitti! Sonuç mu? Amerikan ordusu Afganistan’da ve Irak’taydı!

Uyku ilaçları ve Küresel Planlar

El Kaide ve Usame bin Ladin, Rockefeller’in de dediği gibi hiç bulunamadı. Medya insanların beynine “El Kaide, Taliban, Terör, Savaş” kelimelerini kazıdı. Şimdi korku vardı. Yeni terör yasaları vardı, faşizan baskılar vardı. Adım adım ilerleyen senaryoya göre, büyük kriz kapıdaydı. Kriz küresel elite fırsatlar kapısı açacaktı. Dünyada boyun eğmeyen uluslar vardı, kriz bu ulusları yola getirecekti. Rockefeller’e göre Yeni Dünya Düzeni, topyekûn bir değişimle gelecek, küresel kriz bu değişimi tetikleyecekti!

1994′te şöyle diyordu: “Küresel bir değişimin eşiğindeyiz! Beklentimiz tam zamanında gelecek bir bunalımdır. Uluslar Yeni Dünya Düzenini o zaman mecburen kabul edeceklerdir!”

Küresel güç odaklan işte açıkça söylüyorlar. Halk onları duyuyor mu? Mümkün değil. Onlar medyayla uyutuluyorlar. Bunların farkından olan aydınlar susturuluyor, baskı altına alınıyor korkutuluyorlar!

Yeni Dünya Düzeni’ni hedefleyenler bir piramidin en tepesindekiler. Şeytani planlarını herkesin yararına görünecek şekle getirip ambalajlıyorlar. Medya televizyon, radyo ve gazetelerin denetimini ellerinde tutuyorlar. Bakın Amerika’da, Avrupa’da yüzlerce televizyon kanalı var. Küçük bir araştırma hemen hepsinin beş-altı aileye ait olduğunu kanıtlar. İstenilen bilgiler, istenilen ölçüde halka gider.

Halk önüne konulan yemeği yer! Bir nevi transa geçer. Günün büyük bölümünde yukarıdan kendisi için seçilen beyin uyuşturma programlarıyla oyalanıp yatağa gider. Bir yanında korku, açlık ve işsizlik nöbet tutmaktadır. Bir yanında renkli kâğıtlar, balonlar, oynayan ayılar ve çıplak kızlar var. Yukarıdakiler müsterih olsunlar, aşağıdakiler derin bir uykudalar.

Piramit ve Hedef

İngiliz gazeteci David Leke dünyayı yönetenlerin örgüt şemasını şöyle anlatıyor:

Dünyayı yönetenler bir piramit örgütlenme içindeler. Her kuruluşun en üstünde her şeyi bilen, neyin hedeflendiğinden haberdar az sayıda kişi var. Piramit aşağı doğru genişlerken hedefi bilenler azalıyor. Herkes aynı hedefe hizmet ediyor ama neye hizmet ettiğini bilmiyor. CIA buna ‘compartmentalization’ bölümlenme diyor. Herkes üzerine düşen rolü oynuyor. Masonları düşünün. Büyük bir çoğunluğu ilk üç derecede kalırlar.

Sonraki 30 derece ve onun da üzerindeki, illuminati (aydınlanmışlar) denen 13 derecenin yanına bile yaklaşamazlar. Tüm kuruluşlar da benzer biçimde çalışır. Bir bankayı düşünün. Banka memuresi, bırakın bankanın yönetim kurulunu, o şubenin müdürünün hedeflerinden bile habersizdir. Ama o hedefler dahilinde çalışır, istihbarat kurumları, küresel basın kuruluşları, çok uluslu şirketler de aynı biçimde çalışırlar. Siyasete bakın. Medya mensupları dünya politika sahnesindeki siyasilerin peşinden koşar ve siyasiler, sanki olaylar üzerinde yaptırımları varmış ve son sözü söylüyorlarmış havasında onlara demeçler verirler. Cumhurbaşkanları, başbakanlar kameraların mikrofonların karşısında güç sahibiymişler gibi açıklamalar yaparlar. Oysa arkalarında başkaları vardır. Asla görünmeyen güçlerin kuklası gibidirler.

Merkezi bir güç odağı küresel ekonomiyi, siyaseti, şirketleri, medyayı elinde tutuyor. Bizi bilgilendirmekle sorumlu olan medyaya bir bakın. Onlardan ne duyuyorsunuz? Köşe başlarını kapmış olanlar, kendilerine verilen bilgileri verildiği kadar halkla paylaşıyorlar.

İşte gördünüz, Obama geldi konuştu, ekranlara çıktı, espriler yaptı. İltifatlar etti ve gitti. Ne biliyorsunuz? Perde arkasında nelerin pazarlığı yapıldı? Eğer bir gazeteci bunları araştırsa ve ortaya koysa hangi medya organında yer bulabilirdi?

Gazeteciler yüzeysel bilgileri halka iletti. Çokuluslu şirketlerin taşeronları olan patronlarının izin verdiği kadarıyla bilgiyi size iletti. O bilgi, bilgi bile değildi, reklamlardı. Bir ürünün satışıydı!

Ürün başarıyla satıldı. Halk seyretti. Siyahiliğiyle, giyimiyle, konuşmasıyla Anıtkabir defterine yazdığı “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sözleriyle ilgilendi. Aynı anda Afganistan-Pakistan sınırı onlarca kez bombalandı. Irak’ta hayata ölüm karıştı.

İncirlik ve Trabzon‘a Amerikan üsleri konusu masaya yatırıldı. İzmir Urla’da bir hareket var. Napoli’deki NATO üssünün Urla’ya taşınıyor olduğundan söz ediyor birileri. Halk bunlardan ne kadar haberdar? Ekranlardan, gazete manşetlerinden başka sesler yükselir. Halka sadece Hollywood yapımları ve Hollywood tarzı haber izletilir.

Gençler, satanist bir müzik grubunun peşinden gider. Fareli köy için birçok kavalcı vardır. Hepsi küresel gücün yanındadırlar. Tüm dünya ekranlarında ev kadınlarına aynı tip diziler seyrettirilir, yarışmalar aynılaşır. Söyleşilere hep aynı kişiler çağrılır. Konular hep aynıdır. Siyaset çiğnenmiş sakızdır. Programlar, kimse bir şey bilmesin diye yapılır!

Küresel elit üçüncü bin yılda dünyayı oyun alanına çevirmek istiyor. Tükenen kaynaklara el koymak, ulus devletleri zayıflatmak, halkları robotlaştırmak; tek dilli, tek dinli, tek ordulu, tek medyalı bir dünya devleti yaratmak. Bunu biz değil onlar söylüyor. İcraatları ciddi olduklarını gösteriyor. Ama hesaba katmadıkları bir şey var. Her şey zıddım içinde taşır. Baskı altındaki halk daha çabuk uyanır. Bugün yaygın kitle hipnoz araçlarına rağmen baskı altında kalanların direnci artıyor. Yeni savaşlardan yeni bir krizden medet umanlar, insanca bir yaşam olabileceğini bilenlerin aydınlık bakışlarıyla karşı karşıyalar.

Hangi Dünya Düzeni, Banu Avar

 

Yorumlar 

 
+1 #1 Dünyayı kim yönetiyor? 03-12-2011 10:41
Mahir Kaynak: "Ülkelerin borçları üzerine rakamlar yazılmış kağıt parçalarıdır ve ödenmesi söz konusu değildir. Ancak bu rakamlar siyasete etki eder. Mesela Çin trilyonlarca dolar alacaklıdır ama bunun tahsili söz konusu değildir. Ancak bu alacaklar Çin’in bugünkü konumuna gelmesi için ödediği bedeldir ve bu bedel ulaştığı yere gelmek için ödenecek en küçük bedeldir. Onun gibi sefaletin temsilcisi olan bir ülke finansal oyunlarla dünyaya yön verecek bir konuma gelmiş, uzay teknolojisi dahil her türlü ileri teknolojiyi kullanabilir bir durumdadır. Hatta komünist olmasına rağmen kapitalizme esir olduğu da tartışmalıdır. O kapitalizmin bugünkü tartışmalı halinin yaratıcısıdır ve muhtemelen kapitalist düşünce eski konumunda olmayacak, sosyalizme yakınlaşacaktır.

İnsanlar yıllardır ses çıkarmadan yaşadıkları otoriter rejimlere başkaldırmış ve baharlar yaşanmasına neden olmuşlar deniyor. Yani halk kendi iradesiyle özgürlük ve demokrasi istemektedir. Bu istek dalga dalga yayılıyor ve bir bölgeyi kaplıyor. Ben bunun da halkın talebi olmadığını, siyasete yön veren güçlerin halkı yönlendirdiğini düşünüyorum. Şöyle bir benzetme yapıyorum: “Halk dağ gibidir ve onun sesi yoktur. Duyduğunuz sesler sizin sesinizin akisleridir.” Halka yön veren medya egemen ekonomik ve siyasi güç tarafından belirlenir. İşe yaramayan sesler yer bulamaz ama iyi sesler çok öne çıkar. Bu nedenle demokrasinin halkın düşünceleri değil tercihleri olduğunu düşünüyorum ve bunu yanlış bulmuyorum. Dünyadaki olaylar kolay anlaşılabilir değildir ve anlaşılması çok güçtür. Onun için yöneten güçler halka kendi tercihlerini kabul ettirmek için mükemmel bir sistem kurmuştur. Yani Arap Baharından halkın istekleri değil o güne kadar bölgeyi yöneten gücün yerini alan yeni gücün istekleri çıkacaktır.

Sorun şudur: Dünyaya hükmeden güç iyi şeyler mi yapacaktır? Onu bilemeyiz ve dünyanın geleceğini inanç ya da felsefeyle açıklayabiliriz. Ancak Soğuk Savaş döneminde dünyayı yöneten ABD ve SSCB şunu söyleyebilir: Dünyaya Avrupa egemenken yirmi beş yılda iki dünya savaşı yaşadınız. Biz sizi hayali bir düşmanlık senaryosuyla uyuttuk ama büyük bir savaş yaşamadınız ve refahınız arttı. Bu işi yeniden bize bırakın."
 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.  Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide, 90, 91)