DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa İz Bırakanlar Ümmetin ve Milletin Soylu Feryadı Mehmed Akif Ersoy

Ümmetin ve Milletin Soylu Feryadı Mehmed Akif Ersoy

Yazdır
27 Aralık tarihinde hakkın rahmetine kavuşan Mehmet Akif Ersoy'un ruhu için yüzlerce fatiha....
 
Mehmet Akif Ersoy, 1873 yılında İstanbul'un Fatih semtinde Sarıgüzel'de doğdu. Babası Fatih Dersiamlarından Tahir Efendi, annesi Şerife Hanımdır.

Akif, ilk tahsiline dört yaşında Fatih civarında Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Sonra İptidaî Mektebinde ve Fatih Merkez Rüştiyesinde okudu. Bu arada babasından Arapça öğreniyordu. Fatih Camii'nde de Hafız Divanı, Gülistan ve Mesnevî okutan Esat Dede'ye devam eden Akif, Mülkiye ve Baytar Mektebinden sonra 1893 yılında Baytarlıkla başlayan memuriyet hayatını 1913 yılına kadar devam ettirdi. Memuriyetten istifa ettiği zaman bile Darulfünunda (üniversite) edebiyat dersleri veren Akif, meşrutiyetle birlikte ilk şiirlerini Sırat-ı Mustakim' de yayınlamaya başladı. Bu devrede "Safahat" şairi olan Akif, 1918'den sonra Anadolu da başlayan isyanları fırsat bilir ve Balıkesir'e giderek orada mücahitlerle görüşür, camilerde hutbeler okuyarak müslüman halkı İslam için cihada çağırır.

ANADOLU kıyamı ile Ankara'ya geçer. Artık Akif, Kurtuluş Savaşı'nın sembol ismidir. Vaazları, şiirleri valiler, ordu komutanları ve müftüler tarafından on binlerce çoğaltılarak Anadolu'nun en ücra köşelerine ve Rusya'nın içlerine kadar her yere dağıtılır. Kendisi Burdur mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine girer ve 1921 yılında İstiklal Marşını yazar. Yazdığı Marş, mecliste üç defa ayakta dinlenerek ve alkışlanarak kabul edilen Akif, verilecek olan ödülü de parayla İstiklal Marşı yazılamayacağını söyleyerek reddeder.

SONRA Cumhuriyet ilan edilir. Akif bir süre sadece kışları geçirdiği Mısır'a, temelli gider ve ölümünden kısa bir süre önce Türkiye'ye döner. 27 Aralık 1936 yılında hakkın rahmetine kavuşan, koskoca bir İslam İmparatorluğunun gözleri önünde eriyerek küçücük bir Anadolu'ya sığması ve İslam aleminden koparak, eski gücümüzü kaybetmemiz ve hızla batılılaşmamız üzerine yüreği bir yangın yerine dönen ve Safahat'ında bu yanışı acı acı seyrettiğimiz Mehmet Akif'in ruhu için yüzlerce fatiha....

Yasin Doğan

 

Şiir; duymak, hissetmek demektir. Şair; duyup hissettiklerini şairane bir şekilde dile getiren kimsedir. Her şairin bir duygu dünyası vardır. Bu duyguları ifade tarzları da çeşitlidir. Bizim milli şairimiz Mehmet Akif’in duyup dile getirdiği hep bu ümmetin ve milletin ıstırapları olmuştur. Bütün eserlerini aczinin göz yaşları olarak tanımlayan Akif iç dünyasını şöyle ifade ediyor:

Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım

Gözlerini dünyaya açıp etrafta olup bitenleri idrak edecek çağa geldiği zaman, haçlıların başta Anodulumuz olmak üzere bütün İslâm âlemini parça parça ettiklerine şahit oldu. Dünyaya hakim olan koskoca bir imparatorluğun, binlerce sene hür yaşamış bir milletin bir kaç vilayete sıkıştırılıp yok edilmek istendiği bir sırada, maddi, manevi felaketlerimizin enkazı içinde ıstıraplı bir bülbül edasıyla yasımızı dile getiren onun kadar samimi bir şaire rastlamıyoruz. Onun diğer bazı şairler gibi içki ve kadın âlemlerinden ilham alıp sanatını süfli zevklere âlet etmeyişinin asıl sebebi samimi dindarlığı ve engin vatan severliğidir. Akıttığı göz yaşları, âfakı inleten baykuşları ve mahzun bakışları serapa samimiyettir. Kendisi de samimiyetten başka hüneri olmadığını söylemektedir.

Merhum Akif karanlık günlerin verdiği elemle ömrü boyunca inleyen dertli bir bülbüldür. Hatta o, bülbüllerin matemini de yüklenmiş bir bülbüldür.

Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım.
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfakım.
Teselliden, nasibim yok, hazân ağlar baharımda;
Bugün bir tarumansız serseriyim öz diyarımda.

Akif’in gülmesi ancak bir yetimin bayramda gülmesi kadardır. Zira ümmetin sefalet tabloları arasında gülmek ona göre bir “utanmazlık”tır. “Ağlamayı bilmiyorsan bâri gülmekten utan” derken serapa samimiyet ve ıstırabını ortaya koymaktadır. Onun asil ıstırabını yine kendinden dinleyelim:

Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm
Gördüm de hazanımda bu cennet gibi yurdu
Gül devrine bilseydim onun, bülbül olurdum
Yâ Rab! Beni evvel getirseydin ne olurdu?

Böyle yalvarmasına rağmen Akif tam zamanında gelmiştir. Şayet o bu devirde gelmemiş olsaydı bir Balkan harbini, bir Çanakkaleyi, bir Kurtuluş savaşını hangi şairin dilinden öğrenecek, İstiklâl marşımıza nasil sahip olacak ve gönüllerimizin ateşini kiminle tutuşturacaktır? Akif bizim ebediliğe susamış ruhumuzun büyük velisi, hakikat ve adelet aşkımızın eşsiz mürşididir. Felaket senelerimizde neslimizin ruh doktoru o idi.

Bedbaht bir nesil onu hastalarının baş ucunda, mezarlıkta, meyhanede, mahalle kahvesinde, hasılı bütün sefaletlerinin yanıbaşında daima bir şefkat abidesi halinde buldu. O, sokağa düşmüş zavallı bir kadının eleminden, bayramda boynu bükük ağlayan yetimin gözyaşına, unutulmuşların âleminde karlı kış gecesinde bütün elemleriyle başbaşa kalan “Seyfi Baba” iniltilerinden, kocasından dayak yiyen kadının feryadına kadar her türlü ıstırabı sinesinde duymuş ve lav püsküren bir volkan haline gelmişti. Yaşadığı dönemde İslâm âleminin feçi manzarası onu âdeta çılgına döndürüyordu.

İlahi 600 bin müslüman birden boğazlandı
Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı
Ezanlar sustu, çanlar inletip durmakta âfakı
Yazık ki, şarkın semalarında hilalin geçti işrakı
Kur’ân ayaklar altında sürünsün mü ilahi
Âyatının üstünde yürünsün mü ilahi
Haç kâbenin altında görünsün mü ilahi
Çöksün mü nihayet yıkılıp koskoca bir din
Çektirme ilahi bu kadar zilleti âmin.

Görünüşte karamsarlık ifade eden bu sözler aslında o dönemde gerçeğin ta kendisini dile getiriyordu. Bu günde İslâm alemine bakıldığında durum eskisinden daha az vahim değildir.

Filistin’de, Lübnan’da, Irak’ta, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Keşmir’de cereyan eden olaylar onurlu bir müslümanı, hatta azıcık insaf sahibi bir kimseyi insanlığından utandıracak derecede vahimdir. Dün İslâm âleminin ıstırabını yalın şekilde dile getiren Mehmet Akif, Muhammed İkbal gibi abide şahsiyetler vardı. Bugünkü yaşananları duygu planında bile güçlü şekilde haykıracak gönül ve fikir adamlarından mahrumuz. Mesele sadece yas tutmak, ağıt yakmak değildir. Fakat yürekleri sarsan, vicdanları harekete geçiren feryatlar olmazsa mazlumların seslerini kimseler duymaz. Şairlerin feryadı israfilin sûru gibi uyuyan gönülleri uyandırır. Ölü gönülleri diriltir. Bugün topyekün bir uyanışa ihtiyaç vardır. Zira uyuyanlar sadece rüya görürler.

Merhum Akif alabildiğine bedbin gözükmesine, kendisini “Viranelerin yasçısı” gibi tanımlamasına rağmen gönlündeki ümit ateşini asla söndürmemiş, başkaları için de daima güç kaynağı olmuştur. Sadece hastalığı teşhir edip tedavi yollarını göstermemek ümitsizliğe bu hastalığın daha da artmasına sebep olur. Akif mütehassıs bir doktor gibi sosyal hastalıkları hem teşhiş etmiş. Hem de tedavi yollarını göstermiştir.

İş bitti sebatın sonu yoktur deme yılma
Ey millet-i merhume sakın ye’se kapılma
Âlemde Ziya kalmasa halk etmelisin halk
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam kalk.
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol

Akif’in coşkun imanına, engin vatanseverliğine, bütün bir ömrünü canhıraş feryatlarıyla milletin ve ümmetin istiklâl ve istikbali uğruna sarf etmesine rağmen sırf dindar oluşu yüzünden bazı şarlatanların çirkin ithamlarına maruz kalmış halen de kalmaktadır. Ona yöneltilen isnadların en başta geleni “softalık” meselesidir. Unutmamak gerekir ki Akif; kendisini softalıkla suçlayanlardan daha sağlam bir kafa yapısına ve ilerilik anlayışına sahiptir. Bir kerre Akif islamiyeti bütün incelikleriyle kavramış, hurafe ve yanlış tevekkül (fatalizm) inancının karşısına olanca gücüyle dikilmiştir. Şark ve garp kültürüne tamamen vakıf, bu kültürleri kaynağından tanıyabilmek için gerekli olan yabancı lisanları da anadili gibi vakıftı. Merhum, Arapça, Farsça ve Fransızcayı çok iyi biliyordu. Şairliği, edepliği yanında iyi bir veteriner idi. Ona “mürteci” damgası vuranlar. Milli ve manevi değerlere sahip çıkmasından, körü körüne Batı taklitçiliği karşısına dikilmesinden dolayı onu irtica ve yobazlıkla suçlamaktadırlar. Batının ilim ve tekniğinden habersiz, sadece edepsizliklere talip olanlar aslında gerçek yobaz ve mürtecilerdir.

Akif bu tipleri şöyle tanımlıyor:

Şarkı bilmez, garbı bilmez görgüden yok vâyes
Bir kızarmaz yüz ve yaşarmaz göz bütün sermayesi

Hasılı Akif samimi bir dindardır. Hz. Ömer’in 20. asırda yaşamış müridi, onun gibi haşin mizaçlı, sert yürüyüşlü, zülme tahammülsüz, gösterişe düşman gerçek bir iman ve hareket adamıdır. Yaldız ve yalanla gıdalanmış nice dimağlar Akif’i, alelade bir nazımcı, biraz insaf sahipleri ise onu sadece bir şair olarak tanımaktadırlar. Akif’teki gerçek idealizmin tahlilini yapacak derin tefekkürün henüz hayata kavuşmadığı bu topraklarda büyük ruhun sahibine hâlâ softa ve mürteci diyenler eksik olmayacaktır. Çünkü bin yıllık bir tarihin ufukları arkasına saklanan haçlıların gerçek yüzünü bize tanıtan o, olmuştur.

Maske yırtılmasa hala bize âfetti o yüz
Medeniyet denilen kahpe hakikat yüzsüz

Batının yüzsüzlüğü ve haçlı ruhu zail olmadığı gibi düne göre daha da artmıştır. Yaşadığımız olaylar bunun canlı şahididir.

Bir nesli bulanık rüyasından uyandırmak için kubbemizde ebedi akisler bırakan Akif’in sesini boğmak için daha nice zamanlar onun dindarlığının karşısına dikilecek çeşitli cereyanlar çıkacaktır. Fakat onun davası bir gün iyice anlaşılacak ve onun çocukları, “Asımın nesli” ıstırap ve gözyaşıyla yoğrulan Akif’in davasını bu topraklara hakim kılacaktır. O mübarek nesli selamlıyor ve Akif’in lisanıyla müjdeyi veriyoruz:

Gelecektir sana vadettiği günler elbette Hakkın
Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın

Âkifçe Tespitler-Değerlendirmeler

Mehmet Akif Ersoy İstiklâl Marşımızın yazarı. Bu yönüyle herkes tarafından bilinen takdir edilen bir şair. Ancak Mehmet Akif’in en az şairliği kadar fikir adamlığını da önemsemeliyiz. Zaten şiirlerinde işlediği konuların zenginliği bu fikir adamlığının bir sonucudur.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan Mehmet Akif’in ölümünün 70’inci yılında yaptığı AKİFÇE Tespitler- Değerlendirmeler çalışmasıyla onu yeniden okumaya çağırıyor. Şu sözler kitaptan:

70 yıl önce kaybettiğimiz Mehmed Âkif’in, bir kısmı hemen hemen bir asır önce yazılmış şiirlerindeki tespit ve değerlendirmeleri, -kısmen dili ve kelimeleri dışında- tamamen hem evrensel ve hem de güncel gerçeklerin apaçık birer teşhis ve ilânıdır. Âkif’in, çıkış ve çözüm yolu olarak ortaya koyduğu tavsiyeleri de çoğu konuda geçerliğini aynen korumaktadır. Bu sebeple Âkif merhum, fikir ve düşünceleriyle sanki dün yaşamış kadar günümüze yakın ve canlı durmaktadır. Bize göre onun bu diriliğinin gerçek sebebi, kişiliğini dokuyan inanç, bilgi, yürek, san’at gibi evrensel değerler ve özellikle sahip bulunduğu mümin ferâseti, önsezisidir. Dolayısıyla bu kitapçık, yaşanmakta olan olayları Âkifçe değerlendirmeye ne kadar ihtiyacımızın bulunduğunu gösteren bir dosya niteliğindedir.

A. Vefa Temel

 

Mütefekkir Âkif...
Mehmet Âkif’in yazdığı şiir ve yazılarıyla, eylem adamlığıyla yaptığı her hareketi bir cümle ile özetlemek gerekirse Müslüman şahsiyetin fikir, his ve amel olarak yeniden ayağa kalkması diyebiliriz. Bunun nasıl olacağının işaretini ise kendi hayatı ile bir tablo gibi resmediyor. Şiirleriyle, makaleleriyle, vaazlarıyla, verdiği dersler ve tercüme ettiği çağdaş İslam mütefekkirlerinin eserleriyle hakikati aktaran Âkif, İslam dininden uzaklaşmakla düştüğümüz manevi boşluğu ve sefaleti de haykırmaktan geri durmaz. Batılılaşmanın yanlış anlaşılmasını kendine dert edinen şair, bu medeniyet dayatmasına karşı sert mısralar yazarken, İslam idealinden uzaklaşan milletin hüsranını yüreğinin en derininde hisseder. Bunları safha safha anlattığı Safahat, mütefekkir Âkif’i görmek için yeterli. Batıcıların şairi Tevfik Fikret ile çatışmaktan, Türkçülere ‘Süleymaniye Kürsüsünde’ şiiriyle sosyal tenkit yapmaktan çekinmez.
 
Sözünün eri Âkif
Sohbetine doyum olmadığı söylenen Âkif, başka kimseler hakkında asla konuşmayan, seciye sahibi, dürüst, doğru ve mert biri olarak tanınır. Haksızlığa karşı ise celalli ve öfkeli bir kişiliğe sahiptir. Yaşadığı neyse yazdığı odur. Sözüne nasıl sadık bir insan olduğunu dostu Mithat Cemal Kuntay’dan dinleyelim: “Meşrutiyet’in ilk seneleri, bir cuma, adam boyu kar yağdı. O gün Âkif’in kullanmaktan hazzetmediği şeyler işlemedi: Araba, tramvay, şimendifer ve vapur... Çapa’daki bizim eve o gün sütçü, ekmekçi gibi adamlar bile gelmedi. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken, nihayet kapı çalındı; fakat... Âkif Bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğini merak ettim. Beylerbeyi’nden nasılsa Beşiktaş’a bir vapur işlemişti. Beşiktaş’tan Çapa’ya bu havada bu karda, tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça, Âkif de benim hayretime şaşıyordu: ‘Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lâzımdı. Çünkü, söz vermiştim.’ İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması o gün beni ürküttü. ‘Âkif’ dedim, ‘Sen eğer verilen sözün mânâsını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de, ben bu türlü anlamayayım. Benim verdiğim sözün şiddetli lodosa bile tahammülü yoktur!’ ‘Ben böyleyim!’ dedi. ‘Ben de böyleyim!’ dedim. Bu vak’adan sonra, ona söz vermekten korktum.”
 
Dost Âkif
Mehmet Âkif’in dost anlayışını sağlıklı bir şekilde irdelemeden, onun aydınlar ve ilim adamlarıyla ilişkilerinin niteliğini anlamak kolay değildir. Bir aydını ve ilim adamını sevdiği zaman ondan ayrılmaz, dostlarıyla yakın olabilmek için sık sık ev değiştirirdi. Yakın dostu Eşref Edip, “Üstad, Ferid Bey’i çok severdi. Onunla daha sık, daha yakından görüşmek için evini Beylerbeyi’ne nakletmişti.” derken nasıl bir gönül adamı olduğunun işaretini veriyor. Bu sebeple “İstanbul’da oturmadığım semt kalmadı.” diyen Mehmet Âkif, hiç yüzünü görmediği insanlara karşı bile aynı duyarlılığı gösterir. Dost tanımına giren yakınlarına, değer verdiği büyüklere ve küçüklere bazen şiirlerini bazen kitabını ithaf etmesi dostlarına olan sadakatini gösterir nitelikte. Bu dostları arasında Eşref Edip, Binbaşı Şükrü Bey, Babanzade Ahmed Naim, Süleyman Nazif, Muhiddin Targan, Mithat Cemal, Neyzen Tevfik, Kuşçubaşı Eşref, Şefik Kolaylı, Hasan Basri Çantay, Ömer Rıza Doğrul gibi isimleri saymak mümkün. Onun nasıl bir dost olduğunu anlamak için sözü dostu Eşref Edip’e bırakalım: “Mütareke zamanında idi. Bir gün Sebilürreşad idarehanesinde oturuyorduk. Neyzen Tevfik çıkageldi. Üst baş perişan, selam vererek içeri girdi. Şöyle bir tarafa yıkıldı, çok sarhoştu. Biraz geçtikten sonra rakı dolu mataradan birkaç yudum aldı. Fakat artık bir yudum bile içecek hâli kalmamıştı. Nihayet neyini alarak üstadın oturduğu koltuğun önünde, onun dizi dibinde yere oturdu, üflemeye başladı. O hâlde muhrik (yakıcı) bir taksim yaptı. Baktık, üstadın gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Neyzen bunu görünce neyi bıraktı, üstadın boynuna sarıldı. Sakalından, yanaklarından öpmeye başladı. Öptü, öptü... Biz bu manzara karşısında mebhût (şaşkın) kaldık. Âkif neye ağladı? Neyin hazin sesine mi, Neyzen’in bu hâline mi? Artık ne bizim sormamıza lüzum vardı, ne onun söylemesine...”
 
Vaiz ve hatip Âkif
Âkif’in Safahat’ın ikinci kitabına ‘Süleymaniye Kürsüsünde’, dördüncü kitabına ‘Fatih Kürsüsünde’ adlarını vermesi ve o tarzda nasihatlerde bulunması bile onun nasıl bir vaiz olduğunu anlamaya yeter. 1920 başlarında İstanbul dışına çıkarak halkı millî mücadeleye davet eden Mehmet Âkif, dili ve kalemiyle memlekete sahip çıkan bir mücadele adamı olur. TBMM’de nadiren söz alarak kürsüye çıkan Âkif, Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Afyon, Konya, Antalya ve Kastamonu’da halkı aydınlatır. Çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergilerindeki şiir ve makaleleri Rusya, Mısır, Suriye ve Anadolu’da büyük yankı uyandırır. Cami kürsü ve minberlerine çıkıp vaazlar, hutbeler vererek ateşli konuşmaları ile vatanın her bir köşesi işgal edilmiş bir milleti ayağa kaldırmak için elinden geleni yapar. Yine yakın dostu Eşref Edip, Âkif’in işgal edilmiş İstanbul’da dergiyi çıkarma imkânı kalmayınca Kastamonu’ya gidişini ve Nasrullah Camii’nde verdiği vaazı şöyle anlatır: “Üstat, Sevr muahedesinin (antlaşmasının) öldürücü maddelerini herkesin anlayabileceği tarzda anlattı. Vatanın geçirdiği tehlikeleri halkın gözü önüne koydu. Vahdete davet etti, tefrikayı yerin dibine batırdı. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu: ‘Milletler, topla tüfekle, zırhlı ile ordularla, tayyarelerle yıkılmaz. Ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi menfaatini temin etme kaygısına düştüğü zaman yıkılır... ‘Konuşma bittiğinde cemaat ağlıyordu. Ortalığı müthiş bir heyecan kaplamıştı. Üstat da kendinden geçecek dereceye gelmişti. Artık sesi kesiliyordu, çok yorulmuştu. Heyecanından kalbi duracak diye korkuyordum. Sonra ellerini kaldırdı duaya başladı. Aman Allah’ım, cemaatin hâlini görmeliydiniz. Galeyan içinde, binlerce sineden ‘Âmin!’ sedaları yükseliyordu, herkes ağlıyordu. Üstat duayı bitirdi, kürsüden indi. Cemaat, etrafından ayrılmıyordu. Üstat, bir müddet istirahatten sonra camiden çıktı, büyük bir cemaat onunla birlikte Kastamonu caddelerini doldurdu. O heyecan bütün şehre yayıldı.”
            
Cömert Âkif
Merhum Mehmet Âkif’in ahlaki meziyetleri, insani vasıfları şiirinin çok daha üstündeydi desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Karakter sahibi bu insan hayatı boyunca güçlükle geçinmesine rağmen, İstiklal Marşı yazıldığında ödül olarak konulan 500 liraya tenezzül etmemiş, hatta bu fakr u zaruret içinde cömertliği ve eli açıklığı bırakmamıştır. Yakın dostlarından Hasan Basri Çantay bakın onun cömertliği ile ilgili neler anlatıyor: “Üstat, bütün hayatını fakr u zaruret içinde geçirdi. Böyleyken hâlinden şikâyet ettiğini ne ben ne de diğer yakınları duydu. Bununla beraber kendisi gayet cömertti. Kesesinde kaç kuruşu var ise isteyene istemeyene dağıtırdı. Hiç unutmam, bizi Ankara’da evine çay içmeye çağırmıştı. Biz gitmek üzere iken o, koşa koşa bize geldi, dedi ki: ‘Bu akşam çayı sizde içeceğiz.’ Ben tabii memnun oldum. Fakat sebebini de anlamak istedim. Sordum, gülerek dedi ki: ‘Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler.’ O oda ki, mefruşatı zaten o tek kilimden ibaretti, zaten onu da bir fakire veren kendisiydi. Yine müthiş bir kış günündeyiz. Âkif’i kır bir ceketle görüyoruz. Üşüyor; ama hissettirmemeye çalışıyor. Araştırdım; paltosunu evinin kapısına gelen çıplak bir fakire giydirmiş!”
 
Şair Âkif
“Türk edebiyatında Âkif kadar hayatı şiire ve şiiri hayata sokmuş şair yoktur.” der Sezai Karakoç. Hiç şüphesiz ‘şiirle düşünmeyi edebiyatımıza sokan’ bu usta kalemin yazdıklarına bakarak şairlik kaftanını gözü kapalı veririz. Ancak onun şiirden ne anladığını ve niye şiir yazdığını anlamak için İstiklal Marşı’nı yazdığı andaki tutumuna bakmak gerekir. İlk Meclis’te Burdur milletvekili olarak bulunduğu ve Taceddin Dergâhı’nda kaldığı zamanlarda Maarif Vekaleti (Millî Eğitim Bakanlığı) tarafından açılan marş yarışmasına katılmayan Âkif’in gerekçesi ‘Milletimin kurtuluş müjdesini verecek, imanımı terennüm edecek bir eseri parayla yazamam!’ düşüncesidir. Kurulun başında olan Hamdullah Suphi, mektup yazar Âkif’e, mutlaka bir eser göndermesini ister, para konusunun istediği şekilde çözüleceğine onu temin eder. Ordunun terhis edildiği, Anadolu’nun Yunan, İngiliz, Fransız ve Ermeni işgali altında olduğu bu zorlu dönemde bir gece sabahlayan Âkif,  şiiri yazıp gönderir. Şiir birkaç gün sonra da Meclis’te okunur. Bundan sonrasını Eşref Edip’ten dinleyelim: “Mebusların alkışlarından Meclis’in tavanları sarsılıyordu. Ruhları o kadar heyecan kaplamıştı ki, Meclis, yekpare bir kalp hâlinde dalgalanıyordu. Üstat ise mahcubiyetinden, başını kollarının arasına sokmuş, sıranın üstüne yumulmuştu.” Safahat’ta bu şiirin olmadığını gören ve sebebini soranlara Âkif, “O benim değil, milletimindir.” cevabını verir. Büyük ödül 500 lirayı ise reddeder.
 
Hâfız ve Müslüman Âkif
İlk dinî terbiyesini babası Mehmed Tahrir Efendi’den alan Âkif’in hayatında hocaları, arkadaşları ve sanatçı dostları her zaman varolagelmiştir. Rüşdiye tahsiline devam ederken hıfza da çalışan Âkif, bu dönemde Arapça ve Farsçasını da ilerletir. Müthiş bir ezber kabiliyeti olan Âkif’in binlerce beyti ezberinde tuttuğu bilinir. Bir süre sonra milletinin çektiği dertleri şiirlerinde hıfzeder. Aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’i de hıfzederek hafız payesini alır. Müderris İhsan Efendi’de başladığı hafızlığını tayini dolayısı ile hocası olmadan kendi kendine tamamlar. Mısır’da Kur’an’ı tercüme ederken hafızlığını iyice ilerletir. Ramazanlarda her akşam hatimle teravih kılar. Fransızca ve Farsçanın yanı sıra Arapçaya da bu dillerde yazılmış divanları şerh edecek düzeyde hâkim olan Âkif, üniversitede verdiği Arap edebiyatı derslerinde bütün şiirleri ezberden okur. Cumhuriyet’ten sonra kendisinden Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ‘Senden daha güzel yapacak kimse yok’ denerek Kur’an’ın Türkçe mealinin yazılması istenince Mısır’da yıllarca gece gündüz bununla uğraşarak Kur’an’ın Türkçe mealini sade bir dille yazar. Haddinden fazla ısrar edilmesine rağmen Âkif, bu meali hakkıyla yapamadığı gerekçesi ile teslim etmez.
 
H. SALİH ZENGİN
 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe, 128)