DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Öğütler Pınarı Ey, dünyâ yolunda yolculuk eden kişi!

Ey, dünyâ yolunda yolculuk eden kişi!

Yazdır

İşte dergah göründü.Etrafı kerpiçten duvarlar ile çevrili.Bahçeden kuş sesleri geliyor...Duvardan sarkan Palmiye ağaçlarını görüyoruz...Dışarısı çok kalabalık.Büyük giriş kapısının önünde ellleri bağlı bir görevli...

"-Hoş Geldiniz.Safa getirdiniz.Şeyhimiz sohbetlerine başlamak üzere..Buyrun..."

Geniş bir avluya açılan giriş yapısından geçiyoruz.Ortada bir şadırvan..Kuş seslerine su sesi karışıyor..İnsanlar yavaş yavaş toplanıyor.Büyükçe bir mescit...İçerisi tıklım tıklım dolu...Merakla ileride postta oturan zata bakıyor ve pür dikkat dinliyorlar.Demek sohbet başlamış...Hemen bir yer bulup oturuyoruz sessizce...Davudi sesi ile Hz.Pîr Şeyh Abdulkadir-i Geylani ks.'in mübarek fem-i muhsinlerinden dökülen sesleri işitiyoruz.Daha ilk dakika da gönlümüze sürur doluyor..Şimdi dünya ile irtibatı kesme zamanı...Ten kulağını kapatıp,can kulağını açma zamanı...Hadi Bismillah...

Kendini düzeltmekle meşgul ol. Salih kişi olmağa bak. Dedikoduyu ve dünyevî hevesâtı bırak. Elinden geldiğince dünyanın keder ve tasalarından sıyrıl. Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyururlardı:

— Elinizden geldiğince dünyanın tasalarından sıyrılınız.

Ey, dünyayı tanımayan kişi! Eğer onun içyüzünü bilseydin her şeyini ona verecek derecede talip olmazdın. O öyle bir şeydir ki, yüzüne gülerse ve bol bol dünyalığa kavuşursan seni zahmet ve sıkıntıya sokar. Eğer senden yüz çevirirse o zaman da dünyalığa kavuşamamanın ah - vâhını çekersin.

Eğer Azîz ve Celîl olan Allah'ı bilmiş olsaydın, O'nunla başkalarını da bilirdin. Fakat sen O'nu bilmiyorsun. O'nun resullerini bilmiyorsun. Nebilerini bilmiyorsun. Evliya (ermiş) kullarını tanımıyorsun.

Yazık sana! Bu dünyaya daha önceleri gelip geçen insanların başına gelenlerden öğüt almaz mısın, ders almaz mısın? Dünyanın tasalarından kurtulmağa bak. Onun elbisesini çıkar. Onun tasalarından kaç. Nefsin elbisesini çıkar. İzzet ve Celâl sahibi Hakk'ın kapısına doğru yürü. Nefsinden sıyrıldığın an, Allah'ın gayri şeylerden sıyrılmış olursun. Eğer mâsivâ

( = Allah'dan gayri şeyler) nefse tâbi iseler hemen nefsinden sıyrıl, uzaklaş. İşte o zaman, Azîz ve Celîl olan Rabbını görürsün. O'na teslim ol. İşte o zaman selâmete erdirilirsin. O'nun yolunda mücâhede et. Hakkın üstün gelmesi için savaş. İşte o zaman hidâyete erer, doğru yolu bulursun. O’na daim şükret. İşte o zaman sana daha fazlasını verir. Kendini de, diğer varlıkları da O'na teslim et .Gerek kendi hakkında ve gerekse başkaları hakkında, Ona karşı çıkma, itirazda bulunma!...

Allah dostları, O'nun irâdesinin yanında bir irâde beyân etmezler. O'nun irâdesine teslim olurlar. O'nun ihtiyarının yanında bir ihtiyar da kendileri izhâr etmezler. Bil'akis, Onun ihtiyarı ve isteği ne ise ona boyun eğerler. Kısmetlerini elde etme hususunda haris davranmazlar. Başkalarının kısmetine göz dikmezler.

Eğer dünya ve âhıret, Allah dostlarının sohbetine iştirak etmek istersen, gerek kelâmında, gerek fiillerinde ve gerekse irâdesinde O'na itaat et, boyun eğ. Fakat şu anda ben, bunun aksini yaptığını görüyorum. Öyle ki, gece - gündüz O'nun emirlerine karşı gelmeyi ve O'nunla çekişmeyi adetâ gelenek ve alışkanlık hâline getirmişsin. O, sana:

— Şunu yap. Şöyle hareket et!

Diyor. Sen yapmıyorsun. O'nun istediği gibi hareket etmiyorsun. Bil'akis, O'nun istediğinin aksini yapıyor, O'nun istediğinin aksine hareket ediyorsun. Sanki o, kul, köle. Sen de ma'budsun. Sübhânellah! Azîz ve Celil olan Allah ne de hilm sahibi. Eğer O, bu derece hilm sahibi olmasaydı, kendini şu andaki durumunun tamamen tersi bir durumda görürdün. Fakat sonsuz hilm sahibi olan Allah, sana her türlü nimetleri veriyor. İçinde bulunduğun nankörce haller yüzünden seni mahrum bırakmıyor...

Eğer felah - kurtuluş istersen, Allah'ın huzurunda ruhî - ahlâkî sükûnet ve kemâle ermen gerekir. Hem de zahirî ve bâtını sükûnet ve kemâle. O'nun huzurunda ahlâkî sükûnetten hiç ayrılma. Sû-i edep benim yanımda kalsın. Ben bunu bir genişlik - ruhsat olarak kabul ederim.

Allah'ın emirlerini yerine getir. Nehiylerinden uzak dur. Kadere gönül rızâsıyle boyun eğ. Zahirini de, bâtınını da O'nun huzurunda konuşmaktan ve uygunsuz söz sarfetmekten koru. İşte o zaman, dünyâ ve âhıret, hayırlar görürsün.

İnsanlardan bir şey isteme, bekleme. Zîrâ hiç şüphe yok ki, onlar âcizlerdir, muhtaçlardır. Kendileri için de, başkaları İçin de, ne bir zarara, ne de bir faydaya mâliktirler. Ne kendilerine zarar verebilirler, ne de başkalarına. Ne kendilerine fayda getirebilirler, ne de başkalarına...

Allah'ın emirlerini yerine getirmek, nehiylerinden de kaçmak hususunda sabırlı ol. Vakti - saati gelmeden, bir şeyi hemen O'ndan istemeğe kalkışma, istediğini hemen vermezse O'na cimrilik isnadında bulunma. Nail olamadığın şey hususunda O'nu itham etme. O, size sizden daha şefkatli, daha merhametlidir. Sana senden daha şefkatli, daha merhametlidir, işte bunun içindir ki, büyüklerden biri şöyle demiştir:

— Allah her işimizi görüyor. Bana yapacak ne kaldı ki!...

Sizin, Allah'a teslîm olmanız, O'na itaat etmeniz lâzımdır. Zîrâ O, sizin işinizi sizden daha iyi bilir. Sizin için hayırlı olan herhangi bir hususu size bildirmeyebilir de. Esasen buna mecbur da değildir. Nite¬kim Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurur:

— ...Olur ki, bir şey hoşunuza gitmez. Fakat o, sizin için hayırdır. Bir şeyi de seversiniz. Fakat o, sizin için serdir. Allah bi¬lir, siz ise bilmezsiniz (Bakara sûresi, âyet: 216).

— ...Sizin bilmeyeceğiniz şeyleri yaratır (Nahl sûresi, âyet: 8).

— ...Size az bir ilimden başkası verilmemiştir, (tsrâ sûresi, âyet: 85).

Allah'ın yoluna girmek isteyen, önce nefsini terbiye etsin, ahlâkını güzelleştirsin. Nefs, güzel edepden yoksundur. Zîrâ o, dâima kötüye meyyaldir. Azîz ve Celîl olan Allah'ın katında ne gibi ameller işlersin? O'na gidişinde hâlin nasıldır? O'nun yolunda gidecek güzel bir ahlâka sahip misin, değil misin?

Nefsle mücâhede et, savaş. Tâ ki, tatmin oluncaya, yola gelinceye kadar. Yola gelince onu al. Allah'ın kapısına götür. Rıyâzattan, ta'lîm - terbiyeden geçirmedikçe ve güzel bir edep sahibi yapmadıkça sakın ona uyma. Allah'ın gerek mükâfat va'dini, gerekse ceza verme haberini kabul etmedikçe onun isteklerine muvafakat etme. O; kördür, dilsizdir, sağırdır, mecnûndur, Azîz ve Celîl olan Rabbını bilmemektedir, O'na düşmandır.

Eğer nefsin terbiyesi için yapılan mücâhedeler devam ettirilirse bu devamlılık sebebiyle onun gözleri açılır. Dili konuşmağa, kulakları işitmeğe başlar. Deliliği, cehaleti ve Rabbına olan düşmanlığı zail olur. Fakat bu neticeyi alabilmek için iplere yâni birtakım bağlara ve elemanlara ihtiyâç vardır. Mücâhedenin sâatbe sâat, günbegün, senebe-sene,... devam etmesi gerekir. Bu iş, ayda bir günün bir saatinde yapılacak bir mücâhede ile olmaz...

Nefsi açlık değneği ile döv. Hevâî istek ve zevklerine manî ol. Hak kını gaspetme, ver. Ona birtakım yükler, vazifeler ve mükellefiyetler yükle. Onun kılıcından da, bıçağından da korkma. Kılıcı tahtadan ibarettir. Çelik kılıç değildir. O, bol bol konuşur, istekte bulunur. Fakat iş yapmaz. Yalan söyler, doğru sözü yoktur, söz verir, vefası yoktur. Sevgisi yoktur. Devletsiz - saâdetsiz bir parlayıştır. Onun ustası olan şeytanın bile hâlis müminler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. O bile, hakîkî müminleri Allah yolundan çıkaramaz. Nefs nasıl çıkarabilir ki? Sen, şeytanın, cennete girip de sırf kendi gücüyle Âdem aleyhisselâmı oradan çıkardığını sanma. Ona o gücü, gerçekte Allah vermiş ve kendisini bu işde sâdece bir sebep yapmıştır. Âdem, aleyhisselâmm cennetten çıkarılmasında o, sâdece bir sebeptir. Asıl kuvvet değildir.

Ey, kıt akıllı! Seni dûçâr bıraktığı belâ ve musibetlerden ötürü Allah'ın kapısından kaçma. Zîrâ hiç şüphe yok ki, o, senin ihtiyâcını, senin işini, senin menfaatini senden daha iyi bilir. Seni bir musibete dûçâr kıldıysa mutlaka bir fâidesi, bir hikmeti vardır. Sebepsiz ve hikmetsiz olarak seni asla bir musibete ma'ruz bırakmaz.

Allah, seni bir musibete ma'ruz bıraktığı zaman vakur ol. Sabitkadem ol. Günahlarını hatırla. Çok çok istiğfar et, tevbe et. Ma'ruz kaldığın musibete karşı O'ndan sabır iste, sebat iste. Ve, O'nun huzurunda dur. Rahmetinin eteğine yapış. O musibeti senden kaldırmasını talep et. Ona dÜçâr olmandaki sebeb-i hikmetin beyânını iste.

Eğer felah - kurtuluş istersen, Allah'ın hükmünü ve ilmini bilen bir mürşid - şeyhin sohbetine katıl. O, bilmediklerini sana öğretir. Seni terbiye eder. Allah'a giden yolu sana gösterir.

Mürîd'e behemehal bir kılavuz, bir delîl lâzımdır. Zîrâ o öyle bir çöldedir ki, orada akrepler, yılanlar, âfetler vardır. Susuzluk vardır. Yırtıcı vahşî hayvanlar vardır. îşte kılavuz onu bu âfetlerden sakındırır. Su bulunan yerleri gösterir. Meyveli ağaçların bulunduğu bölgelere götürür. Halbuki tekbaşına, kılavuzsuz olduğu takdirde, yırtıcı hayvanların, akreplerin, yılanların, âfetlerin,... bulunduğu bölgelere düşer. Perişan olur, mahvolur.

Ey, dünyâ yolunda yolculuk eden kişi! Kafileden, kılavuzdan ve arkadaşlardan ayrılma. Aksi halde, malın da, râhatın da elinden gider. Sen, ey, âhıret yolunda sefer eden kişi! Dâima kılavuzla beraber ol. Kılavuzla birlikte bulun. Tâ, o, seni varacağın yere ulaştırıncaya kadar...

Yolda kılavuza yâni mürşide hizmet et. Ona güzel bir edeple davran. Onun re'yinden ayrılma. Böylece, o, sana hakikatleri öğretir. Seni kendisine yaklaştırır. Sonra, senin necabetini, maharetini gördüğünden, yolda senin naip olman için talepte bulunur. Böylece, seni yolun emiri, yolcuların da sultanı yapar. Seni, gidilen yolda ve binilen vasıtalarla kendi yerine halife tayin eder. Nihayet, gide gide, seni peygamberin huzuruna kadar getirir. Ona teslim eder. Seni ona yaklaştırır. Daha sonra, senin kalblere, hallere ve manalara naib olmanı talep eder. Böylece, sen, İzzet ve Cella sahibi Allah ile kulları arasında sefir-elçi olur, Peygamber sallahı aleyhi vesellemin maiyyetinde hademe durumuna yükselirsin. Vazifen icabı olarak da, kah halkın yanına gelir, kah Allah'ın huzuruna gidersin...

Fakat bütün bunlar öyle şeylerdir ki, inzivaya çekilmekle boş temennilerle olmaz. Bilakis sinelere sabit bir şey olur. Sinelerdeki bu şeyin varlığını kişinin güzel amelleri asdik eder.

Milletlerin ferdleri arasından zuhur eden Allah dostları, milyonda bir denecek derecede az ve nadirdir. Onlar, Aziz ve Celil olan Allah'ın kelamını kalbleri ve mana yönleri ile dinlerler ve bu güzel sesi, yani Allah'ın kelamını, azalarını işlediği salih amellerle tasdik ederler.

Ey cahiller, ey bilgisizler! Aziz ve Celil olan Alah'a tevbe ediniz. Sıddıkların geniş ve düz yoluna dönünüz. Onların sözlerine, onların fiillerine tabi olunuz. Münaflıların gittiği arayollara sapmayınız. O münafıklar ki, hep dünyaya talip oldular. Ahiretten kaçarlar. Kendilerinden önceki salih kişilerin üzerine gittikleri hak yolu terkederler. Aziz ve Celil olan Alah'ın düz geniş yolunu terkederler. O münafıklar ki sağa sola ve geriye giderler. Hep tembellerin yoluna talip olurlar. İzzet ve Cella sahibi Hakk'a giden düz ve geniş yolsa yürümüzler.

EY OĞUL! Dünyada kendileriyle sırf dünya ile arkadışlık ve dostluk ettiğin şu kişileri yarın göremiyeceksin. Aranız ayrılacak. Kötü dost, ahbab ve arkadaşlarınla aran nasıl ayrılmasın ki, sen onlarla Allah için değil Allah'dan başka şeyler için dostluk ettin. Eğer insanlarla mutlaka dostluk, arkadaşlık ve ahbablık etmen gerekiyorsa ileri derecede takva sahibi, zahid, arif, ilmi ile amil, yanlız Allah'ın rızasını isteyen ve Allah'ın nazarında itibarı olan kişilerle dostluk ve arkadaşlık ve ahbablık et ki:

1) Seni fanilere bağlanmaktan uzaklaştırıp İzzet ve Celal sahibi Allah'a yakınlaştırsın.

2) Seni dalaletten kurtarsın. Dosdoğru düz yola koysun.

3) Gözlerini dünyaya kapattırırsın, dünyaya kul-köle olmaktan kurtarsın. Ahırete açtırsın.

4) Senin önünden dünyâ tabaklarını uzaklaştırsın, onun yerine-âhıret tabaklarını koysun.

5) Seni esaretten kurtarsın, hürriyete kavuştursun.

6) Seni yılanların, akreplerin, yırtıcı - vahşî hayvanların arasından kurtarsın ve emniyet, rahat ve huzura kavuştursun.

İşte bu vasıflardaki kişi ile dostluk, arkadaşlık ve ahbâblık et. Onun sözlerine karşı sabırlı ol. Emrettiğini tut. Menettiğinden sakın. Hiç şüphe yok ki, böyle hareket ettiğin takdirde hemen faydasını görürsün. Üstelik, şecaat ve cesaretin en büyüğü bir anlık bir sabırdan ibarettir...

Durduğun yerde sana hiç bir şey gelmez. Senin, behemehal bir gayret sahibi olman ve bir şeyler yapman gerekir. Sen, âlât ve edevatını kaptığın gibi hemen iş kapışma koş. Zîrâ hiç şüphe yok ki, yaptığın iş nisbetinde muamele göreceksin...

Sebeplerin hakkını ver. Esbaba tevessülü ihmâl etme. Allah'a tevekkül et. Amel kapısında dur. Yâni amelleri asla ihmâl etme. Eğer âlât ve edevatı elinden alırlar da seni çağırmazlarsa yerinden ayrılma. Tâ, seni işe çağıracak birisinin çıkmasından ümidini kesinceye kadar orada dur. Ümit kestiğin anda ise kendini tevekkül denizine at. Böylece, sebep ile müsebbibi bir arada cemetmiş olursun...

Muallim - mürşidinin huzurunda edepli ol. Az konuş, çok dinle. Zîrâ böyle yapmak, senin öğrenmene ve mürşidinin kalbine yakınlaşmana sebep olur. Güzel edep, seni mürşidine yakınlaştırır. Kötü edep ise uzaklaştırır. Sen, ediplerle yâni yüksek edep sahibi kişilerle düşüp kalkmadıkça nasıl güzel edep sahibi olabilirsin ki? Sen, muallim -mürşidini tasvip etmiyor ve onun hakkında hüsnü zan beslemiyorsan, hakkın yolunu ondan nasıl öğrenebilirsin ki?

 

Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allâh yüzünü ak etsin! (Çünkü) kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki, o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve tatbik eder.” (Tirmizî, İlim, 7)