DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Kitap-Film Hedef Türkiye, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

Hedef Türkiye, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

Yazdır

alt

Asyalı mı, Avrupalı mı, Avrasyalı mı Olmak?

Aslında biz hem Asyalıyız, hem Avrupalı, hem de Orta Doğulu. Bundan büyük nimet mi olur? Hangi millete nasip olmuş? Avrasya’nın, hatta şimdi Amerika kıtaları dâhil kaç kıtanın en eski milletiyim; 10 bin sene ve daha öncesi; dili matematik gibi dil, (yeni giren İngilizce bozuntuları hariç), kültürü büyük, tarihi büyük. Kaç imparatorluk kurduk. Onlar sadece öyle kılıç kuvvetiyle olmadı; üstün kültürümüzle oldu, bilim ve tekniğimizle oldu, idari nizamımızla, üstün maneviyatımızla oldu.

Şimdi Türkiye öyle bir durumda ki, bir yanda bütün İslam dünyası var, bir yanda Türk dünyası, ta Japonya’ya kadar. Türk Dünyasındakilerin içinde komünizme rağmen Türk Müslüman şuuruna sahip olanları hayli fazladır. Öbür yandan biz Avrupa ile de haşır neşir olabiliyoruz. Dünyaya bak: hem Asya, hem Ortadoğu, hem Avrupa. Hepsinde cirit atabilen böyle başka bir millet yok. Yani Allah bize öyle nimetler vermiş ki, biraz aklımızı başımıza alıp toparlanabilirsek dünyanın en büyük birkaç devletinden biri oluruz. Pek yakın tarihe dek öyleydik; gene oluruz.

Avrupa’ya Çok Şey Öğrettik

Açın bakın: Orta Çağ sonunda bu Avrupa’ya, bu kara cahil, yobaz, temizlikten haberleri olmayan, vebadan kırılan perişan Avrupa’ya bilimleri öğreten Türklerdir. Matematiğin birçok dalını icat eden Türk matematikçileridir.

Batıya cebiri de, kimyayı da, gökbilimi de, ruhbilimi de biz öğrettik. Kendimizi, tarihimizden, atalarımızdan aldığımız manevi güçle, ileriye bakarak toparladığımız zaman Batıya, dünyaya, gene çok şey öğretiriz.

Bir taraftan Avrasya Türk dünyası ile ilişkilerimiz olacak, bir taraftan Avrupa ile, Uzak Doğu ile, hatta Güney Amerika ve Afrika ile ticaretimiz. Ayrıca İslam ülkelerinin sömürgelikten kurtulması için gene biz ağabeylik yapacağız; başkası yapamaz bunu. Şimdi Batı bunlardan çok korkuyor. Batı gizli gücümüzü biliyor da, biz bilmiyoruz.

Batılı, Türklerin kendilerine güvendikleri zaman pek çok işi başardıklarını görüyor. İçerden engellemelere rağmen halk, bu millet, bir sürü iş becerdi. Hatta başka ülkelere işçi olarak gitti, işveren oldu. Onun için bu içerdeki ve dışarıdaki düşmanlar son derece endişe ediyorlar. Dolayısıyla bu düşmanlar, adım adım, bilhassa son 50 yıldır hızlanarak, bu işi kökünden nasıl hallederiz? ile uğraşmışlardır.

Yıllarca haçlı seferleri yaptılar, bir türlü beceremediler bu işi; sonunda dediler ki: Biz bu işi içinden halledeceğiz. Bunları içinden bozarsak, Türklük ve Müslümanlık şuuru bırakmazsak ve nihayet birbirine düşürürsek, kim olduğunu, feleğini şaşırmış hale getirirsek, dinini, tarih şuurunu yok edersek, o zaman bu işi biz rahatça hallederiz. Bu plan yürümektedir Türkiye’de.

Fakat Türkiye’de ben vaktiyle şuna dikkat ederdim: hani tahsil veya iktisadi olarak sözüm ona alt tabakaya doğru indikçe, yani gariban halka, köylüye falan indiğin zaman onlarda daha bir derinlik görürdüm. Yani o insanlarda daha derin bir kültür vardı. Çünkü biz Asyalıyız. Ve bizim binlerce senelik bir kültürümüz var. Bu kültür hala bozulmamış halkta yaşıyor. Gerçi bu güzel tabakayı da bugünlerde bozuyorlar ki, en büyük tehlike de buradadır. Üst tabaka zaten çoklukla bozulmuştur.

Amerika’da, Avrupa’da Türkiye’dekinin tam tersi bir durum gördüm: Oralarda üst tabaka bilgilidir, çalışkandır, yapıcıdır. Ama aşağıya indikçe ahali barbarlaşır, yabanileşir. Neden? Çünkü Batının kültürü birkaç yüz seneliktir. İşte bunlar, barbar kavimlerin elektronik cihazları yapmayı öğrenmiş onu da devşirdikleri insanlar sayesinde yapmış insanlardır.

İşte Batı bizden aldıkları ilimleri bize karşı güç oluşturmak için kullanıp güçlendikçe bizi ortadan kaldırmanın yollarını aramaya başlamıştır. Bu işe özellikle 1700 başlarında soyunmuşlar. Fiziki olarak Türklerle başa çıkmamız mümkün değil demişler. Onun için biz olsa olsa bunları içinden yıkabiliriz demişler. Araştırmışlar, bakmışlar ki Türkün kuvveti tasavvuftan, gelenek ve göreneklerinden, insanlık anlayışı gibi hasletlerden geliyor. Dolayısıyla biz bunları içinden bozarsak bu işi ancak öyle hallederiz. Ne kadar sürer demiş İngiliz. Biz, belki torunumuz da sonucu göremeyecek, ama biz ondan sonra için çalışıyoruz, demiş. İngiliz bu planla Hicazda Vahabilik gibi sahte bir mezhep kurdu. Şimdiki Suud kralları da bunların torunlarıdırlar. Vahabiler ilk iş olarak Hicazda bulunan 300-500 bin Türkü kestiler. (İngiliz Hindistanda da sahte Ahmedi mezhebini kurdu).

1838’de İngilizler dünyanın küreselleştiğine dair bir edebiyatla ve Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki bazı idarecileri satın alarak Gümrük Birliği anlaşması imzalattılar. İngiliz malları Türkiye’ye doldu. O zamanlar Ankara’nın nüfusu 90 bin civarındaymış, büyük bir el dokuma sanayii varmış ki, dünyaca meşhur kumaşlar üretilirmiş. Bu anlaşmadan 10-15 yıl sonra Ankara’nın nüfusu 30 bine düşmüş. Dokuma sanayiimiz ölmüş. Ardından Tanzimat Fermanı ile köşe başlarındaki bazı adamların da gayretleriyle çözülme başladı. Fransa’ya rasgele, amaçsız öğrenci gönderilip sahte sömürge aydınları yetiştirildi.

Çare, elbette her yapılan alçaklığa son dakikada yarım ağız tepki göstermek kınamak değildir. Gülerler adama. Yıllardır, daha kimse bize sataşmadan, bizim kendi davalarımızı dünya kamuoyunda sürekli gündeme getirmemiz, Türkiye’de Ermenilerin yaptığı sayısız hunharlıklar, katliamlar için yapanların cezalandırılmasını (ki çoğu hayatta, başka ülkelerde idiler), soyundan sopundan tazminat alınmasını istememiz gerekirdi. Daha yakın yıllarda Fransa’da, çeşitli ülkelerde elçilerimizi öldürenleri barındıran, üstelik de utanmadan iki de bir bize insan hakları dersi vermeye kalkışan bu uygarlık, insanlık fukarası Batı ülkelerine yıllardır niye dayatmadık?

Fransa’ya Ne Yapmalıyız?

19. yüzyılın sonuna doğru Paris budalası bazı Osmanlı monşerleri aralarında Fransızca konuşur olmuşlardı. Etki alanını Anglosaksona kaptırmasına rağmen, Fransızın en büyük başarısı duruyor. Osmanlı Devletinin idarecileri arasına sokulan 5. kol gizli cemiyet sayesinde, mektep-i sultani, yani Galatasaray eğitimini Türkçe yerine Fransızca yaptı ve yapıyor. Fransızların, Türkiye’de hala etkili olmak için son ümitleri bu okul ve birkaç rahibeli misyoner okulu. Bunları kapattığın, hiç olmazsa eğitim dillerini Türkçe, öğretmenlerini de tümüyle Türk yaptığın an, Fransız canhıraş bir feryat atacak, acılar içinde inleyecektir. İşte Ermeni kışkırtıcısı, katliamcı, kültür, dil ve din emperyalisti Fransıza yapılacak şey budur. Bak o zaman nasıl pişman olacaklar.

Fransızın, Türk yumuşak topuğuna dokunduğun anda, Türkiye’deki Fransızca ile eğitimli okul mezunlarının bir kısmı diyecekler ki, Fransıza karşı duygusal davranıp da, kendimizi bilimden mahrum etmeyelim.. Lafa bak, dersleri Türkçe yerine Fransızca yapmakla bilim mi oluyormuş? O misyoner okullarından kaç tane gerçek bilim adamı çıkmış acaba? Var mı öyle bir şey?

Hangi Avrupa Birliği?

İngiltere, kuzeyde dağlı İskoçların sınırı Hadrian duvarına kadar Roma İmparatorluğunda kalıp dilinin %60’ı latinleşti (tabii şimdiki örneğin tıp dili %99 tam Latince). Kelt kavimleri tarih boyunca birlik olup bir tek devlet oluşturamadılar. Günümüzün Avrupa haritası, hala iki bin yıl önceki Kelt kavimlerinin haritası gibi.

Kelt’lerin hemen hepsi Roma İmparatorluğunca fethedildiler. Ancak, Avrupa’da o zaman da, şimdi de önemli, ayrı bir durum daha var: Cermen kavimleri.

Batı Roma yıkıldıktan sonra Cermen göçleri (Franklar, Engel ve Saksonlar, Lombardlar vb) latinleşmiş ülkeleri değiştiremedi. Göçlerle gelen Ural-Altay/Türk kavimleri ise dillerini unutup eridiler.

Cermen kavimleri (bugün Almanya, Avusturya ve İsviçre’nin bir Alman lehçesi konuşan kuzey kısmı) ile latinleşmiş Keltler arasındaki mücadele günümüze dek sürmüştür. Bazı Batılı tarihçilere göre Avrupa’daki birçok savaş, I. ve II. Cihan Harpleri dâhil, bu eski Alman-Latin/Kelt ayrılık-gayrılığının birer devamıdır. Sözde Avrupa Birliği içinde de günümüzde kökleri işte böyle derin bir Alman-Fransız ve Alman-İngiliz ayrılığını görmekteyiz. Avrupa Birliğinin önemli dili Almanca mı olacak, Fransızca mı yoksa İngilizce mi? Bunun sessiz savaşı sürüyor. 1066’daki Norman istilasından beri süregelen Fransız-İngiliz en hafif tabiriyle rekabeti de cabası.

Avrupa Birliğinin bir de Hıristiyan Kulübü olduğundan söz ediliyor. Hayret, hangi Hıristiyan Kulübü? Bu toplulukta Katolik’i, Ortodoks’u, çeşit çeşit Protestan’ı var. Bunlar o derece birbirlerine düşmandır ki, tarih boyu zaman zaman birbirlerine karşı Müslüman Türkler bile anlaşmayı yeğlemişlerdir. Yakın tarihte Sultan Abdülhamid Han bu ayrılıkları çok iyi kullandı. Hala süren şu Katolik İrlanda ile Protestan İngiltere arasındaki kavgaya da bir bakın. Daha önce Katolik İspanya ile İngiliz İmparatorluğu arası savaşlar.

Norveç ve İsviçre halk oylamalarına binaen AB’ye girmedi. İngiliz halkı bile AB’de ulusal egemenliklerinden vazgeçmek istemiyor. Fransa’da da aynı şekilde kuvvetli sesler yükseliyor. AB fikrinin arkasında yatan ideoloji ile hiç de yeni olmayan, kökleri 1700’lere giden Yeni Dünya Düzeni arasında bağıntı var. Fransa’nın önemli bazı siyaset adamları son aylarda bu Yeni Dünya Düzeni oyununa karşı çıktılar. Ama Türkiye’de de olduğu gibi üstlerde birileri .Yeni Dünya Düzeni ve onun kuyruğu AB’ye uluslarını, adeta emr-i vakilerle sürükleme peşinde. Bu üstlerdekilerin kime, niye ve nasıl hizmet ettikleri elbet bir gün belli olacak.

İşte Türk Dünyası Böyle Oluşur?

Türk Dünyasının yeniden oluşması için bütün Türk Cumhuriyetlerinde ortak Türk dili ve ortak yazı bir an önce gelişmeli, ortak Türkçe yayınlar Türk Dünyasının her köşesinde okunmalı, bu ülkelerin Türkçe TV’leri herkesçe seyredilmeli, her dalda yapılacak ortak kurultaylarda, bilimsel toplantılarda konuşmalar Türkçe olmalıdır. Bu hedeflere ulaşmak o kadar zor mu? Hayır, yeter ki gönüllerde istek olsun.

Burada bir gazete, kitap çıktığı zaman bütün Türk Dünyasında okunabildiğini düşünün; bu eserlerin 250 milyon insana gittiğini düşünün. Osmanlıdaki gibi büyük bir millet olmaya sadece bu yeter.

Lehçe farklılıklarına rağmen her Türk hepsini anlar, anlamalıdır. Ben suni yakıştırmalar olan öz Türkçe, Osmanlıca diye bir ayrım, bir bölücülük kabul etmiyorum; ikisi de Türkçedir ve o zaman Türkçe dünyanın en zengin dili olur. Ama Frenkçe, İngilizce bozuntusu Anglomanlıca laflar asla Türkçe olamaz. Ambulans gibi, aktivite gibi, parlamenter gibi her özenti kelime gönlü Türk olanın böğrüne bir diken gibi batar. Böyle sözcükleri kullanan ayıplanmalı ama aşağılık duygusundan kurtulması için kendisine yardımcı olunmalı.

İçten, Dıştan Saldırılar Karşısında Türkiye

Amerika, Avrupa, Çin, Rusya gibi kuvvetler arasında Türkiye’nin bağımsız bir denge siyaseti gütmesi gerekir. Her ülke ile ilişkilerimizin olması, bunların arasındaki dengeden faydalanmamız gerek. En son Sultan Abdülhamit Han, sonra da Atatürk

Denge Siyaseti yaparak Türkiye’nin çıkarlarını korumuşlardır. Denge siyaseti olmadan, bir tek kuvvetin her dediğini yapmakla ülkedeki işler işte bu hale geliyor.

Biz siyasetten bahsetmiyoruz. Siyasi şeyler gelir geçer, bunlar önemli değildir. Uzun vadede kültür genlerini binlerce yıl yaşatan kültür meseleleridir. Dildir, edebiyattır, tarihtir, bilimdir. Sovyetler dağıldığından beri Türk kurultayları yapılıyor. Kurultayda bazıları Rusça konuşurmuş, diğerleri İngilizce konuşurmuş. Böyle Türk kurultayı mı olur?

İnsanlarımızın bağımsızlık ruhuna sahip olması lazım; özgüvenlerinin gelişmesi lazım. Deniyor ki Dünyada bağımsızlığın önemi geçmiş. Öyle bir şey yok. Her ülke kendi bağımsızlığına, kültürüne daha fazla sahip çıkıyor. Çünkü eğer her ülke kendi değerlerine sahip çıkarsa, ancak eşitler arasında bir kardeşlik ve küreselleşme olur. Aksi takdirde biri birinin kölesi olur.

İngilizce Öğrenmenin Yolu

Kişinin mesleğine göre değişen, ona göre gereken bir yabancı dili, o mesleğe yetecek tarzda öğrenmesi çok faydalıdır. Peki, böyle bir yabancı dili öğrenmenin en kestirme, en iktisadi, en doğru yolu nedir?
 
Kendi aklının kendisi sahibi olan, yani Uganda, Filipinler gibi sömürgeleşmemiş tüm dünya ülkelerinde yabancı diller gece veya yaz kurslarında, görsel-işitsel dil laboratuvarlarında, okullarda ayrı yabancı dil derslerinde öğretil ve gayet iyi sonuç alınır.
 
Avrupa’sı olsun, Asya’sı, Güney Amerika’sı olsun, yabancıların oyunlarına gelmemiş hiçbir ülkede yabancı dil öğretiyoruz diye ülkenin dilini kaldırıp atıp da okullarda çeşitli dersleri yabancı bir dilde yapmak şeklinde bir yabancı dil öğretme yöntemi yoktur. Her yerde bu yabancı dil eğitimi yerine yabancı dille eğitim bir ülkeye, bir ulusa yapılabilecek en büyük hainlik, en büyük alçaklık ve bir insanlık suçu olan kültürel soykırım sayılır. Dolayısıyla her bağımsız, her şerefli ülkede yabancı dille eğitim o ülkenin anayasasına ayrıdır, bu konuda hiçbir taviz verilmez.
 
Türkçe Giderse Türkiye Gider!
 
Nerde görülmüş ki, bir milletin insanları 100 yıl önce, hatta 50 yıl önce yazılan dilini anlamasın?
 
Nerde görülmüş ki, insanların kullandıkları kelimelerin cinsine göre siyasi tavırları, bağlantıları, hatta dine karşı tutumları belirlensin? Olamaz! Böyle garabetlere Türkiye’den başka bir yerde rastlamak mümkün değil.
 
Türkçenin başına gelenler, hızla gelmekte, getirilmekte olanlar, aynı zamanda Türk milletine neler yapılmış olduğunun, Türkiye’nin başına da neler gelebileceğinin birer açık seçik göstergesi.
 
Bizim tarihimiz 10 bin yıllıktır. İsteyen dışarıda gelsin, kendisine ispat edeyim. Hatta yeni buluşlar bunu inanılmaz eskilere, 80 bine kadar götürmektedir. İnanılmaz bir şey.. Tarihin en eski milletiyiz ve dilimiz tarihin en geniş ve en eski dilidir.
 
Dünyada gelmiş geçmiş en büyük medeniyeti kuran kimlerdir, biliyor musunuz? Şu an Çin sınırında, fiziken de katliamdan, soykırımdan geçirilmekte olan Uygur Türkleridir. Uygur Türkleri, binlerce yıl evvel, o zamanın çok yüksek teknolojisini, o zamanın bugünler için de hayret verici derecede tarım teknolojisini, sulama tesislerini, edebiyatı, felsefeyi ve bilimleri icat etmişlerdir. Bu gelişme zamanla ondan sonraki Türk Devletlerine geçmiş, ondan sonra İslamiyet’in kabulü ile bu medeniyet, bu Asya Medeniyeti, bu derin ve köklü medeniyet, İslam Dünyasına getirilmiştir.
 
Eğitimin gayesi, insanı kendisi ve toplumu, halkı, milleti için değer yaratacak düzeye getirmektir. Fakat eğitimin bir ikinci gayesi daha vardır. Onu pek söyleyen yok. (Birincisini de pek yok ama dahi neyse; ikincisini söyleyen hiç yok) Eğitimin ikinci gayesi ise, bir milletin geçmişiyle geleceği arasında köprü kurmaktır. Yoksa geçmişine bir makas atıp ondan sonra toplumun köksüz, darmadağın bir kuru kalabalığa dönüşmesini sağlamak değildir.
 
Adam Türkiye’de, Türk şirketi, eleman arıyor. İngilizce ilan vermeye başladılar, 70’lerde. Milletimiz Ha, İngilizce öğrenmezsem iş bulamam, dosdoğru iş yapamam havasına kasten sokuldu.
 
Roma İmparatorluğunun İngiltere’de, İngilizlerin sömürgelerde yaptığından sonra, Fransızlar aynısını Cezayir ve Tunus’ta yaptı. Bugün Tunus’ta Arapça kalmamış.
 
Dedesini İngiliz Holiganı Zannedenler
 
İşte Batılı için, İngiliz için güzel teknik! Bir ülkenin dilini, eğitimini yabancı dille eğitime dönüştürürsen, bir nesil sonra iş bitiyor.
 
Sadece Tarzan İngilizcesi bilmekle adam olunmaz, ancak bir Anglo-Sakson sömürgesinde sömürgecinin hizmetkârı olunur.
 
Osmanlıca sözünü geçen asır İngilizler icat etti. Her dilde devletin idare dili, hukuk dili, ayrıca tıp dili, bilim dili ile halkın köydeki, kentteki gündelik dili arasında büyük mesafe vardır. Bu eğitimle kapatılmaz mı?
 
Ey Türkçe sevenler (yani vatanseverler, Türk kimliğini sevenler)!
 
Şu ilkelerde kesinkes birleşmeliyiz.
 
Birinci İlke: Osmanlıca, öz Türkçe diye bir ayrım kabul edilemez, ikisi de Türkçedir. Türkçenin her lehçesine, her düzeydekine, eskisine, yenisine sıkı sarılalım.
 
İkinci İlke: Tasfiyeciliğe  Hayır, zenginleştirmeye Evet.
 
Üçüncü İlke: Her yeni kavrama, her bilim/teknik dalına Türkçe terimler, Türkçenin matematik gibi keskin ve kudretli olan kurallarına göre türetilecek, türetilmiş olanlar kullanılacaktır.
 
Türkçeye sahip çıkmak, Türkiye’ye Türk Kimliğine, Kültürüne, Türklüğe sahip çıkmak demektir. Birbirimize düşmekten vazgeçeceğiz ve birilerinin İngiliz atıyla Üsküdar’a geçmesine izin vermeyeceğiz.
 
1970’lerde Amerika’da birçok Türk dernekleri kuruldu. Bu derneklerin birinci amacı bence, oradaki Türklerin, oraya uyum sağlamakla birlikte, Türk kültürünü, Türk dilini unutmamaları, çocuklarına da öğretmeleridir. Gaye budur ve öyle olması gerekir.
Sonradan, derneklerle temasım kalmadı, çünkü vaktimin çoğunu Türkiye’de geçiriyordum. Birkaç sene evvel bir de baktım ki, eskiden Türkçe olan dernek bültenleri baştan aşağı İngilizce olmuş.
 
Baktık, o manada Türkler arasında toplantı oluyor ama konuşmalar, tartışmalar İngilizce. Arkadaş, sizin işler Türkçe olurdu? Ne oldu şimdi? Ne dese beğenirsiniz? Bakın buna dikkat ediniz: Bize Washington’daki Türkiye Büyükelçisinden yazı geldi. Bundan böyle yazışmalarınızı, toplantılarını, konuşmalarınızı İngilizce yapın diye. Anlaşılan, sistemli bir şekilde, birileri yalnız içeride değil, dışarıda da Türkçeyi bitirmeye çalışıyorlar.
 
Türkler bir uyansa Avrupa’nın işi bitti, Avrupa bizden yardım dilenecek. Aman ne olur sizin birliğinize, gümrük birliğinize girelim diye gelip kapımıza yalvaracaklar. Onun için adamların niyeti Türk lafını tarihten silmek. Silmek için yapacağın iş bellidir: Eğitim dilini İngilizce yaparsın, bir iki nesil sonra Türkçe biter, Türkçe bitince Türk lafı biter. Ne Türk kimliği kalır, ne kültürü, ne tarih bilinci, ne kendi ülkülerin. Gayet basit, tarihte misali çok.
 
Irkçılık bir safsatadır. Biz Türk milleti dediğimiz zaman biyolojik değil, kültürel genlerden bahsediyoruz. Bu ülkenin bütünlüğü için, ortak gayelere yürümemiz için bir resmi dili vardır. Türkiye’mizde de bu, Elhamdülillah, Türkçedir. Türkçe deyince ayrım yapmamalıyız. Osmanlıcası da, öz Türkçesi de hepsi Türkçedir.
 
Parlamenter lafına gelince, bu feci bir vaziyet. Eskiden bunlara mebus denirdi. Sonra milletvekili oldular. Şimdi son zamanlarda, üç-beş yıldır bir de bakıyorsunuz televizyona çıkıp biz parlamenterler, parlamento laflarıyla kendilerine sözde Avrupalı süsü veriyorlar. Şimdi biz diyoruz ki, bu kelimelerin Latince, İtalyanca kökeni boş laf üreten manasına gelir. Parlamentoda, boş laf üretilen yer manasına gelir. Kendilerine bu kelimeleri uygun görüp Avrupalı havalarına girenleri uyarıyorum:
 
Bu millet boş laf üretenleri değil, vekillerini bekliyor.
 
Protokol kelimesini de böyle özentiyle kullanıyorlar. Bunun karşılığı teşrifattır. Osmanlı divanını çağrıştırıyor ve ne kadar zengin kelime. Ayrıca bu Ambulansların önünde eskiden Cankurtaran yazardı. Son yıllarda birden bire büyük bir özentiyle Ambulans yazılmaya başlandı. Ondan sonra da Ambulance yazmaya başladılar. Yahu ne oluyor? Bunlar da nereden çıktı? Bizdeki cankurtaranın manası açık.
 
En az 10 bin sene dünyanın birçok yerinde yurt tutmuş olan Türkler ırk olarak çoğu kez birbirine benzemez. Ancak bir takım kültür unsurları devam etmiştir. Ben buna kültür genleri ismini taktım. Bunları yok edersen o milletin adını tarihten siliyorsun. Adamların derdi buralarda Türk-Müslüman lafzı bırakmamak.
 
Türk eğitim sistemi bir anlaşmayla teslim edilmiş. İsmet Paşa Amerikalılarla anlaşma yapmış. Demişler ki: Milli Eğitim Bakanlığında 8 kişilik bir kurul olacak. Dördü Türk, dördü de Amerikalı. Ama dört Amerikalıdan biri Amerikan elçisi ve onun oyu iki sayılıyor. 1945’den beri onların marifetleriyle Türk Eğitim sistemi dünyanın en rezil eğitim sistemine dönüştürüldü. Diğer bir ifadeyle eğitimsizleştirme sistemi geldi.
Ayrıca  turizm, yani gezim ayağına Türk yer isimlerimizi yabancı dile çevirip sonunda vatan topraklarını yabancılara peşkeş çeken kafa oluşturuldu.
 
Amerika sadece iki şey üretir:
 
Biri silah ve bunu satacak yerler icat eder, her tarafta bir takım ufak harpler, iç harpler çıkarır. Fransa, İngiltere, Rusya da bunu yapıyor. En çok Amerika yapıyor.
 
ABD’nin ürettiği ikinci şey film. Bunun içine televizyon dizisi, pop müziği, sinema da dâhil. Aslında bu film öbüründen daha güçlü bir silahtır. Çünkü milletin beynini ve gönlünü mahveder.
 
Bunları üretir, başka bir şey üretmez.

Hedef Türkiye, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

 

Yorumlar 

 
+4 #1 Şevki Hacıoğlu 08-12-2012 22:12
Hocam sizin yazılarınızı takip ediyoruz ve beğeniyoruz,
Yazilarınızın devamını bekliyoruz çok tşk.
Sizler gibi çok az adam yetişiyor Türkiyede
Allah razi olsun
Saygılarımla
Şevki Hacıoğlu
 

İnsaf ve iz’an sahibi her insan, kendisine bir bardak su ikrâm edene bile teşekkürü bir vicdan borcu addeder. Fırsat düştüğünde o şahsın iyiliğine muâdil bir iyilikle karşılık verir. Hâl böyleyken insanoğlunun, bütün nîmetlerin asıl ikrâm edeni olan Rabbine karşı alık ve abus kalması; akıl, iz’an ve vicdan dışıdır.