DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Öğütler Pınarı Faydalı bilgi hangi bilgidir?

Faydalı bilgi hangi bilgidir?

Yazdır

Bir nahiv (dilbilgisi) âlimi gemiye binmişti. Sefer esnâsında ilmine mağrur bir şekilde gemici ile sohbete koyuldu. Gemiciye zaman zaman muhtelif suâller sordu ve muhâtabından her defasında “bilmiyorum” cevabını alınca da gemiciye karşı ilmiyle iftihâr etmek üzere:

“–Yazık! Ömrünün yarısını câhilliğin yüzünden hebâ etmişsin.” diyerek onunla alay etti.

Temiz kalpli gemicinin, bu küçük düşürücü davranışa gönlü kırıldı ise de olgunluk gösterip nahivciye cevap vermedi, sustu. Derken şiddetli bir fırtına çıktı ve gemiyi müthiş bir girdabın içine sürükledi. Herkesi büyük bir telâşın kapladığı o hengâmede gemici, nahivciye döndü ve:

“–Ey üstad, yüzme bilir misin?” diye sordu.

Nahivci, solmuş sararmış bir vaziyette titrek bir sesle kekeledi:

“–Hayır, bilmem!..” dedi.

Bunun üzerinde gemici, mahzun bir edâ ile şu mukâbelede bulundu:

“–Nahiv bilmediğim için benim yarı ömrüm mahvolmuştu, öyleyse şimdi senin bütün ömrün mahvoldu. Zîrâ gemimizin bu girdaptan kurtulma imkânı yoktur. Ey nahivci, bu deryâda nahivden ziyâde yüzme ilminin daha faydalı ve zarûrî olduğunu bilmiyor muydunuz?..”

Bu kıssadaki nahiv ilminden murâd, bütün dünyevî ve zâhirî ilimlerdir. Faydalı ilim ise, ihtiyâca cevap veren ilimdir. İnsanın en büyük ihtiyâcı, bedeniyle birlikte rûhunun da ebedî saâdetini temin etmektir. Bu da, Allah rızâsını kazanmaya bağlıdır. Allâh’ın rızâsı ise, kâmil îmanla birlikte sâlih amellerle elde edilebilir.

Yine kıssadan anlaşılacağı üzere; bu fânî vücut gemisi ölüm girdabında çırpınırken, yâni dünyâya büyük vedâ ânı olan ecel yaklaşınca; asıl ihtiyâca cevap vermeyen, yaşanmayan, irfâna dönüşmeyen, ruhsuz, kuru ve sırf nefsin rahatına yarayan bilgilerden medet umulamaz. O anda Hak Teâlâ’nın kulundan istediği “kalb-i selîm”e ihtiyaç vardır. Kalbinse ecel gelmeden önce, nefs engelini bertarâf ederek bu vasfı kazanması gerekir. Bu merhaleye ulaşamayanlar, açıldıkları bu engin deryâda helâk olmaktan kurtulamazlar.

O hâlde faydalı ilim, kula Rabbini tanıtan, bu âleme geliş ve bu âlemden gidişin hikmetini kavratan, dünyâ hayatındaki imtihanların farkında olmayı sağlayan, insanı inceliğe, hassâsiyete, rikkate ve tefekküre sevk eden ilimdir.

Esâsen bütün ilimler, Allâh’ın kâinâta koymuş olduğu kâideleri tespitten ibârettir. Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e ilk nâzil ettiği âyette; “İkra: Oku” buyurur. Bu okuma, sâdece yazılı bir şeyden okumak mânâsına gelmez. Bununla birlikte gözle mütâlaaya, zihinden ve gönülden tezekkür ve tefekküre de işâret eder. Bu itibarla “ikra” emrinin muhtevâsını şöyle anlayabiliriz:

“Ey Rasûlüm! Oku! Her şeyi oku! Aslında her biri ilâhî bir kitap olan insanı, Kur’ân’ı ve Kâinât’ı oku! Kelâm-ı İlâhî’yi oku, kendindeki ve kâinattaki sırrî hakîkatleri, Allâh’ın koymuş olduğu hassas kâidelerdeki ilâhî azamet tecellîlerini ve kudret akışlarını ibretle tefekkür ve tezekkür et! Eşyânın hakîkatini idrâke çalış! Allâh’ın ihsânını, nîmetini gör! Bütün bunlardaki murâd-ı ilâhîyi hikmet nazarıyla oku!..”

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde pek çok âyet-i kerîme ile bizleri ilâhî azametini tefekküre dâvet eder. Bu yüzden en ideal tahsil, Kur’ân-ı Kerîm’i akıl ve gönül âhengi içinde tahsil ederek ilâhî kudret ve azamet tecellîlerini okuyabilmektir. “Oku” emrinin mânâsını kavramaktır.

Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“(Rasûlüm!) Sana bu mübârek Kitâb’ı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (Sâd, 29)

“Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ akıllanmaz mısınız?” (el-Enbiyâ, 10)

“Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed, 24)

“Şüphesiz Allah katında yürüyen canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (el-Enfâl, 22)

İşte ilâhî hakîkatler karşısında tefekkürsüzlük, hayatı ebediyyen zindana çeviren mânevî bir felâkettir.

Bu sebeple insana fayda sağlayacak ilme ulaşmak için, Allâh’ın varlığının, birliğinin ve azametinin mahlûkâta nakşolmuş hâldeki delilleri olan kâinat kitabındaki âyetleri gönül gözüyle okuyabilmek, derin derin tefekkür etmek ve onları hakîkî mânâsıyla kavramaya çalışmak îcâb eder.

Bilmek, sadece okumak değil, hayat muammâsını çözebilmektir. Bu dünyâya gelenler niye geliyor, buradan gidenler niye gidiyor? Kimin mülkünde yaşıyoruz, bu âlemdeki nizam kime âittir? Bu direksiz duran gök kubbeyi; dağlarıyla, okyanuslarıyla koskoca yeryüzünü hangi kudret inşâ etmiştir? Kimdir ve murâdı nedir? İşte esas ilim, bu gibi sorulara iç dünyâmızı, yâni gönül âlemimizi tatmin edecek cevaplar veren ilimdir. Esas ilim ve bilmek, kâinatta meknuz ilâhî murâda, var oluş hikmetimize, yaşayış ve davranışlarımızla, doğru karşılığı verebilmektir.

Gerçek ilim, kulun Hâlık’ını tanımasıdır. İlim, insanı yaratılış gâyesi mûcibince ibret ve hikmete götürmeli, kâinattaki ilâhî sanatı temâşa ile mutlak sanatkâra ulaştırmalıdır. Atomdan galaksilere, gözle görülemeyecek kadar küçük hücrelerden cesîm varlıklara, günlerin, gecelerin, mevsimlerin yılların deverânına, insanın doğumundan ölümüne kadar her şeyi gönül gözüyle okutarak ilâhî azamet karşısında insana hiçlik ve kulluğunu idrâk ettirmelidir.

Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“…Kulları içinde ancak âlimler Allah’tan gereğince korkar…” (Fâtır, 28) buyurur.

İşte faydalı ilim, Cenâb-ı Hakk’a kullukta tekâmül ettiren, insana rûh inceliği, rikkat, zarâfet ve hassâsiyet kazandıran bir ilimdir. Ebedî istikbâli saâdet içinde yaşamaya vesîle olan ilimdir.

Ayrıca ilim zihinde kalıp kalbe intikal etmezse, o ilim faydasız bir ilimdir. Nasıl ki îman; dil ile ikrar, kalb ile tasdik ise, ilmin de zihinden kalbe intikal etmesi, bu şekilde “irfân”a dönüşmesi îcâb eder.

Zîrâ gönle nakşolmayan ve davranışlara aksetmeyen bir ilmi, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-; اَلْعِلْمُ لاَ يَنْفَعُ yâni “fayda vermeyen ilim” olarak ifâde buyurmuş ve ondan Allâh’a sığınmıştır.

Cenâb-ı Hak hepimizi, ilmini irfan ile kanatlandırıp mârifetullâh semâlarına yükselerek ebedî mîrâca vâsıl olan bahtiyarlardan eylesin…

Âmîn!

Genç Dergisi Yıl: 2008 - Ay: Mayıs - Sayı: 20

 

Yorumlar 

 
+2 #2 Yaratılış Hikmetini İdrâk 28-10-2012 04:58
Yaratılış hikmetini idrâk edemeyen, maddî ve mânevî yapısının inceliklerinden gâfil kalan bir insanın; nezih bir hayat sürmesi ve kâinattaki kudret akışlarını müşâhede edebilmesi ise imkânsızdır.

Bu âlem; Âkiller (akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (ilâhî sanatın eşsiz güzelliklerini ibretle temâşâ ); ahmaklar içinse yemek ve şehvetten ibârettir.

Görebilen bir kalp için kâinat, bir hârikalar sergisidir. Zira bütün güzellikler, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlinin güzelliğinden sızan bir akistir.

Kâinattaki her şey insana âmâde kılınmıştır. Öyle ki, nice varlık, kendisi için ürettiklerini daima ihtiyaçlarından fazla üretir. Bunun sebebi, başkalarının, bilhassa da insanoğlunun ihtiyacını gidermektir. Bunda akıl ve gönül sahipleri için ne büyük hikmetler vardır.

Meselâ: Bal arısının ömrü ortalama kırk beş gündür. Bu kısa süreyi o, kendine ve nesline bal üretmekle geçirir. Üstelik ihtiyacından daha fazlasını üretir ve onda büyük istifade payı insanoğluna düşer.

Yine bir inek, yavrusunun ihtiyaç duyduğu sütü, fazla fazla üreterek insanoğlunun istifadesine sunar. Aynı şekilde bir elma ağacındaki elmaların içinde bulunan çekirdeklerden bir tanesi bile, onun neslini devam ettirmeye muktedir iken, her yıl o ağacın dallarını yere eğecek kadar meyve yetişmektedir.
 
 
+3 #1 Hayatın Manası Nedir? 21-10-2012 22:26
Dünyada kıyâmet gerçeğinden habersiz yaşayıp nefsânî arzularının tatminsizliği içinde fânî ve gelgeç sevdâların câzibesine kapılmak, ebedî istikbâl karşısında ne korkunç bir hüsrandır! Böyle gâfilâne bir hayatın neticesi, binbir türlü nedâmet çırpınışlardan ibârettir. Necip Fâzıl, bu gaflete düşmekten şöyle îkâz eder:

Yağız atlı süvâri, koştur atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları…

Bu sebeple, sâlih bir kul olarak bu fânî âleme vedâ edebilmek için sayılı olan nefeslerimizi, son nefese ve husûsiyle de kıyâmetin o dehşetli gününe hazırlamak îcâb etmektedir.
 

Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur;  "Her dua ile Allah Azze ve Celle arasında peygambere salâvat-ı şerife okunana kadar bir perde vardır. Bu yapılınca bu perde yırtılır ve dua huzura girer. Bu yapılmaz ise dua geri döner."