DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Tarih Pargalı İbrahim Paşa’nın akıbeti

Pargalı İbrahim Paşa’nın akıbeti

Yazdır

İstanbul Antlaşması’yla birlikte Pargalı İbrahim Paşa, Avusturya İmparatoru’na denk bir konuma gelmişti. Venedikli diplomatlar, Padişah’ın “Muhteşem” unvanına atıfta bulunarak, Sadrazam’a “Muhteşem İbrahim” diyorlar ve bu İbrahim Paşa’nın çok hoşuna gidiyordu. Bu kadar itibarı ve güveni kim taşıyabilir? Taşınmazı o da taşıyamadı: “Serasker Sultan” unvanını kullanmaya başladı.

Bu da yetmedi, Kral Ferdinand’ın elçilerine, “Bu büyük devleti idare eden benim” dedi, “her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir. Memuriyetleri ben veririm, eyaletleri ben tevzi ederim, verdiğim verilmiş ve reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği veya ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-ı vaki gibi kılınır. Çünkü her şey; harb, sulh, servet ve kuvvet bendedir.”
 
Bunlar doğal olarak Padişah’ın kulağına gidiyordu. “Serasker Sultan” unvanını kullanmakta ısrar etmesi bir tarafa, orduyu Şehzade Mustafa’nın etrafında kenetlemeye çalışıyor, bu uğurda ihtilâl yapmak dâhil, her yola girebileceği kanaati dilden dile dolaşıyordu.
Sanatseverlik noktasında da tercihini değiştirmiş, İslâmi sanatlara sırt çevirip Batı sanatlarına yönelmişti. Artık kendisine armağan edilen Kur’an-ı Kerimleri, başlangıçta yaptığı gibi, öpüp başına koymuyor, diz çöküp birkaç sayfa okumuyor, anında reddediyor, hatta “Başka işiniz yok mu?” gibilerden hattatları horluyordu.
Bu da hattatları çok kızdırmış, halk arasında eski dinine döndüğü söylentisini ayyuka çıkartmıştı.
 
Aslında Paşa’nın Müslümanlığından kuşku yoktu, ne var ki, “şuyuu vukuundan beter” (söylentisi olmasından kötü) iddialar tüm şehri kuşatmış, Padişah’ı rahatsız eder boyutlara varmıştı.
 
Bunlardan biri de Defterdar İskender Çelebi’yi mahkeme kararı olmaksızın idam ettirmesiydi ki, Padişah-ı Cihan’ı çok rahatsız etmiş, çok da sarsmıştı. Padişah, Ebussuud Efendi’den “idam” fetvası isteyip aldı.
O günlerde İbrahim Paşa, Fransızlara verilecek olan kapitülasyonlarla ilgili çalışmaları yürütüyor ve sadrazamlığının en güçlü dönemini yaşadığını düşünüyordu.
“Benim verdiğim verilmiş olur” diyordu. 
 
Son damla da düşmüş, bardak artık taşmıştı. Kanuni’nin daha fazla sabretmeye hakkı yoktu: Devletini yekpare tutma sorumluluğu ağır basıyordu.
14–15 Mart gecesi, iftar için saraya davet edildi ve teravihten sonra konağına gitmeye hazırlanırken, “Padişah buyruğu” olarak sarayda kalması bildirildi. Hiçbir şeyden kuşkulanmamıştı. Herhalde Padişah’ın danışacakları vardı.
Kendisi için hazırlanan odaya çekildiği sırada, hızla açılan kapıdan dört dilsiz cellât girdi. Daha ne olduğunu anlayamadan üzerine çullandılar ve ustaca attıkları kementlerle Paşa’yı boğdular…
 
Böylece, kendi hayatıyla birlikte, aralıksız 13 yıl süren başarılı sadrazamlık hayatı da sona ermiş oldu: “Makbul İbrahim Paşa” bir anda, “Maktul İbrahim Paşa”ya dönüştü.
İlginç olan, geleneksel idam şeklinin dışına çıkılıp başının kesilmemesi ve Hanedan mensuplarına uygulanan bir yöntemle boğdurulması… Bu Kanuni’nin İbrahim Paşa’ya saygı ve sevgisini gösteriyor. Ama arkadaşlık başka devlet sorumluluğu başkadır. Padişahlar lüzumu halinde öz evlâtlarını bile devlet uğruna kurban etmekten geri durmamışlar, ama bunu nefretlerinden değil sorumluluklarından yapmışlardır. Aksi takdirde devlet param parça olurdu. 
 
Pargalı İbrahim Paşa ölür ölmez saraydan çıkartıldı ve alelacele defnedildi... Nefret edenleri olduğu kadar sevenleri de vardı kuşkusuz, bir kargaşa çıkması istenmiyordu.
Nerede defnedildiğine dair net bilgimiz yok... Kimine göre Fındıklı’daki Canfeda Tekkesi haziresinde (meşhur tarihçimiz Solakzade, ‘Canfeda Tekkesi’nin haziresinde başucunda erguvan ağacı dikilmiş makberi vardır’ diyor), kimine göre Okmeydanı Tekkesi’ne yakın olan Nasuh Paşa’nın kabri yanına defnedildi...
 
Kanuni Sultan Süleyman, ne hikmetse, eski arkadaşına bırakınız türbe yaptırmayı, bir mezar taşı bile diktirmedi: Çok öfkelenmiş olmalı.
 
Hayırsever bir Sadrazam’dı: Mekke’de, İstanbul’da, Selanik’te ve Hezergrad’da (Razgrad) kendi adıyla anılan camiler, Kavala’da Cami, Mescid, Mektep, Medrese, hamam ve çeşme yaptırmış, bu eserlerin kıyamete kadar yaşaması için de vakıflar tahsis etmişti.
 
yeniakit
 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Sizden, hayra dâvet eden ve iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar felâha erenlerdir.” (Âli İmrân, 104)