DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Eğitim Para ve başarı insanı mutlu eder mi?

Para ve başarı insanı mutlu eder mi?

Yazdır
Bilgiye boğulmak ama hiç bir şey öğrenememek; eğitim sistemimizin içler acısı hali!
 
"Türkiye'de eğitim ne millidir ne de eğitimdir."
Prof Dr. Oktay Sinanoğlu
 
Bütün vaktimiz test çöze çöze, imtihanlarda birbirimizi geçmek için hırs yapa yapa geçiyor. Neticede neden bilim ve teknoloji üretemiyoruz çıkmazı ile karşılaşıyoruz. Çocuklarımıza dolayısıyla istikbalimize yazık ediyoruz.

Para ve başarı insanı mutlu eder mi?

Çocuklarımızı başarıya kilitledik. Onları henüz kendilerini anlamadıkları bir çağda korkunç bir yarışa sokuyoruz...
 
Gerekçe malum: “Hayat bir kurtlar sofrası, kurtlar sofradan pay kapmak için başarılı olması lazım. Başarılı olması için de çok iyi yetişmesi lazım.”

Sınavdan sınava koştururken, bir yandan da evladımızı yarış atına döndürdüğümüzü düşünüp üzülüyoruz. Ancak başarmanın başka yolu yok ki, ne yapabiliriz? Çocuk yarışacak, okuyacak, başaracak, kazanacak ki, iyi bir hayata ulaşıp mutlu ve huzurlu yaşasın!

Hayat bu mu gerçekten? 

Aydınlanma Çağı düşünürlerinin sanayi devrimi aşamasında oluşturdukları “hayat projesi” de şimdi çocuklarımıza uyguladığımız projeye benziyordu: Üstelik tam anlamıyla din dışıydı.

Bunu zaten iftiharla söylüyor, “Bu projenin herhangi bir yerinde tanrıya yer yoktur” diyorlardı. Zaten de kiliseyi (din anlamında) çoktan devre dışı bırakmış, hayatı üretim-tüketim ilişkisi temeline oturtmuşlardı.

Çok çalışacaklar, çok üretecekler, ürettiklerini satıp paraya çevirecekler ve paranın gücü sayesinde mutlu olacaklardı.

“Paranın gücü” silaha aktı, savaşlar ve terör yıkım üzerine yıkım getirdi, bölüşümdeki adaletsizlik ise yürek sızlatıcı boyutlara ulaştı: Mutluluk hâlâ kocaman bir serap, ya da masal dağının Zümrüd-ü Anka kuşu... 
Derin hayal kırıklığını bir süre için bilimsel buluşlarla teknolojik başarıların gölgesinde unutmaya çalıştılar... Daha fazla kazanmak için, kendilerini başarıya kilitlediler... Şöhret-servet peşinde bireysel başarılar inşa ettiler.
Kimileri bu anlamda çok meşhur, çok başarılı, çok zengin oldu: Ne var ki mutlu değillerdi. Hayatı anlamlandıran bir şeyler eksikti...

Bilim, teknoloji, hatta servet, şöhret ve başarı hayata anlam katamıyordu. Toplumun anonim ruhunda kara bir boşluk büyüdükçe büyüyor, uyuşturucu, depresyon, terör, intihar ve boşanma olayları arttıkça artıyordu.

Bu aşamada dini yeniden keşfetti Batı, dedi ki: “Mutlu olmak için Allah’a iman şart...”

“Yoğun stres altında yaşayan günümüz insanının Allah’a inanması direncini arttırır, kendini olumsuzluklar karşısında daha güçlü ve daha iyi hisseder.” (Duke Üniversitesi’nden Dr. Harold Koening-ABD)

Şimdinin Batı dünyası, terör, savaş, mafya, kumar, içki, fuhuş, uyuşturucu, intihar, adaletsiz gelir dağılımı ve yoğun boşanma gibi olumsuzlukların ortasında oturmuş, başını ellerinin arasına almış düşünüyor: Ne yapmalı?

Bilim-teknoloji gelişip insanlar üretim-tüketim kıskacında zenginleştikçe dine ihtiyaç duymayacakları tezi de büyük acılar içinde iflas etti. Şimdi vakit yeni çözümler üretme vakti...

Bu aşamada “Mutlu Hayatın Altın Kuralları” başlıklı bir liste oluşturdular. 
  • Allah’a (dine) iman...
  • İmkânlarınla barışıp haline şükretmek... 
  • Paraya gereğinden fazla değer vermemek...
  • Ulaşılabilir hedefler koymak (her varış bir mutluluktur)…
  • Aile hayatı içinde yaşamak (İllionis Üniversitesi Psikoloji profesörü Ed Diener’in 15 yıl boyunca 30 bin Alman üzerine yaptığı deneyin sonucu)…
  • İmkânları ve fırsatları başkalarıyla paylaşmak, yardımlaşmak (Vanderbilt Üniversitesi araştırması)…
Salt başarılı ve zengin olmak için değil, hem başarılı, hem zengin, huzurlu, hem de mutlu olmak için çabalayıp dua edelim. 

Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit

 

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

“Müʼmin, bir bal arısına benzer. Temiz olanı yer (yani helâl yer), temiz olan şeyler ortaya koyar (yani Hakkʼın rızâsına uygun olan işleri yapar, sâlihlerle, sâdıklarla beraber olur), konduğu yeri ne kırar ne de bozar (orayı ihyâ eder).” (Ahmed bin Hanbel, II, 199)