DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Makaleler Merhum Necip Fazıl’ın Visâl Şiiri ve Visâle Yolculuk

Merhum Necip Fazıl’ın Visâl Şiiri ve Visâle Yolculuk

Yazdır

Her son bir başlangıcı müjdeler. Her ayrılık bir vuslatı. Öyle ya her şey zıddıyla bilinir. Acı olmasa tatlının, tatlı olmasa acının bilinmezdi kıymeti. Bir ayrılık hikâyesi ile başlar insanlığın tarihi… Cennetten, öz vatanından ayrılıp dünyaya geliş. Dünyaya gelişin ardından yârdan ayrı düşüp kayboluş, yeryüzünü onca adımlayışın onca pişmanlığın ve onca gözyaşının sonunda bir vuslat. Bir visale ermekti, erdirilmekti hikâyenin özü. Kaybettiğini yeniden bulmanın, özüne dönmenin, o tatlı sarhoşluğunu, o mest oluşu yaşatmaktı gaye. Doğduğun andaki saflığına ulaş ki cennet kokusu sürekli seninle olsun. Hakk tecelli etsin kalbine. Kalbini tertemiz kıl, berrak kıl. Kalp başka yerlere değil Rabbine yönelsin.

Necip Fazıl’ın ifadeleriyle:

“Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, âlemlerin Rabbi, sen!

Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!

Azap var mı âlemde fikir çilesine eş?

Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?”

Zor olan kuşatılmak. İnsan, zaman ve mekân tarafından kuşatılmış. Cenab-ı Hak Zat’ını perdelerle gizlemiş. Nuruyla tecelli etmiş. Vuslat ise sürekli huzur demek. Bunun yanında her şey, her nefes O’ndan haber vermekte:

“Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;

Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş…

Perde perde veralar, ışık başka nur başka;

Bir anlık visal başka kesiksiz huzur başka.

Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;

Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?

Yoksa göz görüyorum sanmanın öksesi mi?

Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi?”

“Dinle neyden, ayrılıklardan şikâyet etmede” diyor Hz. Mevlana. Hepimizin içinde bir sızı, göğüste saplı bir hançer gibi durur öz yurdundan ayrılışın acısı. İçimizde sanki koca bir boşluk, dünyaya dair ne koysak dolmayacakmış gibi. Bir derin sızı tarifsiz, kelimelerin yetmediği yerde gözyaşına dönüşen… Sesler, sözler, suretler… Her biri hakikate perde. Tüm perdeleri kaldır, tüm putları yere indir. Yârdan geç, serden geç, senden geç, benden geç, Bir’e gel. Hakikate koş, birliğe ulaş. Ayrılığı, parça parça oluşu bırak, visale gel. Birliğe, tekliğe, tek olana gel. O’ndan gayrısı seni bırakmadan, canını yakmadan; sen her şeyi herkesi bırak iç vuslat şarabını, mest ol.
Her şeyi bıraktığın, herkesten vazgeçtiğin, hiçliğin o bilinmez sularına kendini bıraktığın, candan – tenden - benlikten vazgeçtiğin o an seni hiç terk etmeyecek bir Sevgili’nin yanındasın. Bir, Tek ve Var oluşunun o muhteşem güzelliğiyle buluşmadasın. Tüm soruların, tüm sorguların, bütün korkuların, tüm dert ve tasaların bittiği o yokluk deryasında, Sevgili’nin huzurunda var olmanın dayanılmaz hafifliği ve tarifsiz güzelliği… Tüm gözyaşlarının mutluluktan akacağı, başka hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacın olmayacağı o an. Ölmeden önce öl, ilkel benlikten kurtul, ezeli benlikle buluş ki sırra ulaşabilesin.

“Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor bense ölümü yaşıyorum.

Sonsuzu nasıl bulsun pösteki sayan deli?

Kendini kaybetmek mi, visalik son bedeli?

Mahrem çizgilere baktıkça örtünen sır;

Belki de benliğinden kaçabilene hazır.”

Bittim sandığın ama en güzel başlangıcının olduğu an. Kaybettiğini sandığın her şeyin, en güzel haliyle sana geri verildiği an. Hep hayalini kurduğun o kusursuz aşkın var olduğunu, Yâr olduğunu gördüğün an… Sözün, idrakin ve sezişin ancak böylece, bu kadar yetebildiği demdir… “Sen çıkınca aradan kalır seni Yaradan” sırrına kulak ver! Yârin kapısını tepeden tırnağa O olmuşken çal, çal ki açılsın visalin kapısı. Ve başlasın yeniden visale yolculuk.

“Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç gönül!

O visal, can sendeyken canını etmek feda,

Elveda, toprak, güneş, anne ve yer elveda”  Ölüm Var 

 

Rasûlullah (sav) buyuruyor:
"Dünya ve onun içinde olan şeyler değersizdir. Sadece Allah'ı zikretmek ve O'na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten âlim ve öğrenmek isteyen öğrenci bundan müstesnadır." (Tirmizî, Zühd 14. İbni Mâce, Zühd 3)