DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Öğütler Pınarı DUÂ, YARATILIŞ KANUNUDUR

DUÂ, YARATILIŞ KANUNUDUR

Yazdır

DUÂ, YARATILIŞ KANUNUDUR

Duâ, kalpte Allâh’a açılan en yüce kapının anahtarıdır.

Duâ tekrarlandıkça derûnî duyuşlar olarak mü’minin rûhuna nakşolur, şahsiyete karışıp onun bir husûsiyeti hâline gelir. Bu sebepledir ki yüksek ruhlar, devamlı duâ hâlinde yaşarlar. Onların kalpleri, duâya sarılmanın ehemmiyetine dair şu âyet-i kerîmedeki ilâhî îkaz ile ürperiş hâlindedir:

Cenâb-ı Hak buyurur:

(Rasûlüm!) De ki: Sizin kulluk, duâ ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!?. (Ne kıymetiniz var!?.) (el-Furkān, 77)

Her zerresiyle bütün kâinat, Cenâb-ı Hakk’a secde ve niyaz hâlinde iken; Allâh’ın en büyük lütuflarına nâil olmuş insan, eğer duâdan, Hakk’a yalvarmaktan müstağnî kalırsa, onun ind-i ilâhîde ne kıymeti olabilir?

Duâ, Allah ile kul arasında mânevî bir bağdır. Bu bağı koparmış bir kulun âkıbeti; varlık âleminde sahipsiz, başıboş bir perişanlıkta helâk olmaktan başka ne olabilir?

Duâ ve ibâdet, yani Hakk’a samimî bir niyaz ve kulluk; kula, kıymetini kazandıran yegâne vesiledir. Vecd hâlindeki duâlar ise, gönlün ilâhî rahmetle kucaklaşma anlarıdır.

Duâ; sonsuz kudret sahibi Cenâb-ı Hakk’a, acziyetimizi idrâk etmiş bir şekilde yönelerek, O’nun huzûrunda teslîmiyet ve sükûnetle boyun eğmemizdir.

Duâ; acziyet ve kusuru îtiraf ile ilâhî merhameti imdâda çağırmaktır.

İlk insan Âdem -aleyhisselâm- ve Havvâ Vâlidemiz; ayaklarını cennetten kaydıran hatalarından sonra Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etmişler ve böyle tekrar affedilmişlerdi:

رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖ۪ينَ

 “(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyân edenlerden oluruz.” (el-A’râf, 23)

Hazret-i Âdem’den, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e bütün peygamberler; ağır mes’ûliyetleri içinde en büyük huzur ve ferahlığı, Cenâb-ı Hakk’a içli niyazlarında, samimî yakarışlarında, müstecâb duâlarında buldular.

Bizlere duâyı yaşayışıyla en güzel tâlim eden, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. O, gözyaşları içinde ve ayakları şişinceye kadar kıldığı namazlara ilâveten yaptığı duâlarda sık sık;

“Allâh’ım! Sen’in gazabından rızâna, azâbından affına ve Sen’den yine Sana sığınırım! Sen’i lâyık olduğun şekilde medh ü senâdan âcizim! Sen kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin!” (Müslim, Salât, 222) diyerek, acziyet duyguları içinde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ederdi. Ayrıca duânın ehemmiyet ve tesirini şöyle ifade buyururlardı:

DUÂ, İBÂDETİN ÖZÜ

“Duâ, ibâdettir. İbâdetin iliği ve özüdür. Allah katında O’na duâ etmekten daha kıymetli bir şey olamaz. Allah, kendisinden bir şey istemeyeni (gaflet sebebiyle kendini duâ etmekten müstağnî görenleri ve duâyı ihmâl edenleri) azâba uğratır. Sıkıntı ve darlık zamanında duâsının kabul olmasını isteyen kimse, bolluk ve rahatlık zamanında da duâyı bol yapsın. Rabbiniz Hayy ü Kerim’dir; bir kul elini açınca onu boş bırakmaz. Kime ki duâ kapıları açılmıştır, ona hikmet kapıları açılmış demektir. Duâ, rahmet kapılarının anahtarı, mü’minin silâhı, dînin direği, göklerin ve yeryüzünün nûrudur.” (Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid, 9219-20-21-22-25)

Hakikaten yüksek ruhların lisânı ve sözlerin en güzeli olan samimî duâlar, nurdan ve sevdâdan doğar. Ümitsize hayat verir, kırık kalpleri teselli eder. Duâda kalbe huzur bahşeden, Rabb’e teslîmiyet sırrı gizlidir.

Duâda sözlerin hakikatinin, hislerin samimiyetinin işareti; pişmanlık ateşiyle yanan bir kalp ve yaş döken bir gözdür. Nitekim Hazret-i Mevlânâ kuddise sirruh  kabule mazhar olacak bir duânın sırrını şöyle ifade eder:

“Nedâmet ateşiyle dolu bir gönülle ve nemli gözlerle duâ ve tevbe et! Zira çiçekler, güneşli ve ıslak yerlerde açar!”

Dolayısıyla duânın kabulü için gönlü yanık, gözü yaşlı bir mü’min; «havf ve recâ» yani korku ile ümit arasında titreyerek Rabbine niyâz etmelidir. Dil duâ ederken, kalp de, duânın yüklendiği arzulara ait mânâlar ile titremelidir. Affı için yalvarıyorsa, günahı bir daha işlememeye kat’î bir azim ve kararlılık içinde olmalıdır… Aksi hâlde duâ; huzûr-i ilâhîye gayr-i ciddî, lâubâlî bir sûrette çıkmak olur ki, böyle bir duânın kabulü bir yana, -Allah korusun- bedbahtlık sebebi olur.

Rivâyet edilir ki Hazret-i Musa -aleyhisselâm-, düşkünlük içinde duâ eden bir adama rastladı ve onun zâhirî hâline bakarak duâsının kabul olmasını gönülden arzu etti. O sırada Allah Teâlâ’dan Musa -aleyhisselâm-’a şöyle bir vahiy geldi:

“Ben o kuluma senden daha çok merhametliyim. Fakat o, diliyle Bana duâ ederken; kalbi, sahip olduğu koyun sürüsüyle meşguldür! (Bu sebeple duâsını kabul etmiyorum.)

Musa -aleyhisselâm- bu durumu kendisine bildirince, adam derhâl kendini toparladı ve hâlis bir gönülle Allah Teâlâ’ya yöneldi.

Hâsılı; istiğfâr ederken, rahmet dilerken, hayırlar niyâz ederken, kalbimizin de aynı duygular içerisinde çırpınması, duânın âdâbı ve kabulü için zarurîdir.

Duânın kabulünü kolaylaştıran ve hızlandıran bir husus da;

KARDEŞLİK BEREKETİ

Kardeşlik husûsunu gözeterek davranmaya, merhametli, cömert, diğergâm olmaya büyük bir bereket halk eden Cenâb-ı Hak; bir mü’minin din kardeşinin gıyâbında yaptığı duâyı da süratle kabul buyurur.

Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Bir mü’minin diğer bir mü’mine gıyâbında duâsından daha çabuk kabul edilen hiçbir duâ yoktur.” (Tirmizî, Birr, 50)

Bu hususta, duâyı yapanın mânevî mertebesinden ziyâde, kalbinin hulûsu ve samimiyeti mühimdir. Nitekim bir gün Mârûf-i Kerhî Hazretleri, çarşıda bir sakaya, yani su satıcısına rastlar. Saka;

“Allah rızâsı için benim suyumdan içiniz.” diye seslenmektedir.

Mârûf-i Kerhî Hazretleri; sırf «Allah rızâsı için» diyen sakanın bu duâsını almak niyetiyle, nâfile oruçlu olduğu hâlde o sudan alır ve içer.

Mârûf-i Kerhî vefat ettikten sonra evliyâdan bir zât, onu rüyasında güzel bir mevkîde görür:

“–Cenâb-ı Hak hangi amelin sebebiyle sana bu ikramda bulundu?” diye sorar. O da;

“–Sakanın Allah rızâsını talep ederek ettiği duâ ile.” der.

Elbette mazlum ve gönlü kırık mü’minlerin duâsını almak kadar, onların bedduâlarından sakınmak da aynı derecede mühimdir.

Nitekim Selçuklu Sultanı Alâaddin Keykûbad, şehrin kalesini tamamladığında, Hazret-i Mevlânâ’nın babası Bahâeddin Veled’den teberrüken kaleyi görmesini ve kale hakkındaki fikrini beyân etmesini rica eder. Bahâeddin Veled Hazretleri, gidip yapılanları görür ve şöyle der:

MÂNEVÎ KALELER…

“Kaleniz, sel âfetlerine ve düşman akınlarına tedbir olarak fevkalâde güzel ve kuvvetli. Fakat siz; idareniz altındaki mazlumların, ezilen insanların bedduâ oklarına karşı hangi tedbiri aldınız? Unutmayınız ki onların bedduâ okları; yalnız kaleniz gibi bir kaleyi değil, yüz binlerce kale burcunu deler geçer ve dünyayı harabeye çevirir.

En iyisi, adâlet ve iyilikten burçlar dikin ve sâlih kullardan, hayır duâ ordusu teşkîl etmeye bakın. Bunlar, sizin için surlardan daha mühim bir emniyet vesilesidir. Çünkü halkın ve dünyanın güven ve huzûru o duâ askerleriyle sağlanır.”

Hakikaten, mü’minlerin her türlü nâiliyyet, muvaffakıyyet ve zaferleri, gösterilen gayret ve çabaların yanı sıra, ihlâslı duâların da bir berekâtıdır. Bunu asla ihmâl etmeyen ecdadımız seferlerine bilhassa mâneviyat ile de hazırlanmıştır.

Sultan Alparslan’ın, Malazgirt Muharebesi’ni bütün mü’minlerin Cuma namazında, kendileri için duâ edecekleri gün ve saate tehir etmesi, Sultan Murad Hân’ın Kosova Meydan Muharebesi öncesinde;

«Yâ Rabbî! Gerekirse ben kurban olayım, fakat zafer nasîb olsun!» diye samimî ve icâbet buyurulan duâsı yüzlerce misalden birkaçıdır.

Onlar, şehirler, beldeler aldıkları o muazzam zaferlerden dönüşlerinde de; hayır duâlarına tâlip oldukları fakir-fukarâ, garip-gurebâ için, imâretler, hamamlar, kervansaraylar, çeşmeler yaptırarak gönüller almışlardır. Bugün onların âhiret ufuklu hayatlarını anlamayan nâdanların; ömrü at sırtında geçmiş padişahları, harem safâsı süren ehl-i keyfler olarak tasvir eden, tarihe ihânet, vefâya hıyânet eden gayretkeşlikleri ne büyük bir perişanlıktır. Bunlar; kabirlerindeki ecdadın kemiklerini sızlatacak, onların bedduâsını, âhını alacak, son derece iğrenç faaliyetlerdir.

Mazlumun âhı için hadîs-i şerifte buyurulur:

SAKININ!

“Mazlumun bedduâsını almaktan son derece sakının, çünkü onun bedduâsı ile Allah arasında bir perde yoktur.” (Buhârî, Zekât 41, 63, Meğâzî 60, Tevhîd 1; Müslim, Îmân 29, 31)

Bir duânın kabul edilmemesi, her zaman duâ edenin samimiyetsizliğinden kaynaklanmaz. Bazen murad edilen husus, kader-i mutlaka muvâfık olmadığından duâ kabul edilmez ki; o duânın ecir ve karşılığı mü’min için daha hayırlı yurt olan âhirete intikal ettirilmiş demektir. Bazen duânın kabulü için vakt-i merhun gelmemiş demektir. Mü’min için duâ; yalvarıştır, hâlini arz etmektir, îtiraftır, teslîmiyettir. O hâlde, niyâzın kabulüne de, kabul edilmemesine teslim olmak îcâb eder. O kapıda bekletilmek de lütuf bilinmelidir.

Nitekim Hazret-i Mevlânâ, bunun bir hikmetini de temsilî olarak şöyle anlatır.

“Nice samimî kişiler vardır ki; ağlayarak, sızlayarak içten yaptıkları duâlar, ta göklere kadar yükselir! Bunun üzerine, melekler Cenâb-ı Hakk’a yalvarırlar;

«Ey her duâyı kabul eden Rabbimiz! Mü’min kulun yalvarıp yakarıyor; Sen’den başka güvenecek, dayanacak bir varlık bilmiyor, tanımıyor! Sen, Sen’i tanımayanlara, Sana yabancı olanlara bile ihsanlarda bulunursun; her dilek sahibi, dileğini Sen’den diler! Bu kulunun duâsını niçin kabul etmiyorsun? Bunun hikmeti nedir?»

Cenabı Hak, meleklere buyurur ki:

«Mü’min kulumun dileğini vermeyi tehir edişim, onu suçlu ve hor gördüğümden değildir! Onun dileğini geciktirmemde, ona bir lütuf ve yardım vardır!

İhtiyacı, o kulumu gafletten uyandırdı; Ben’i düşünmezken, Ben’i hatırlamazken, ihtiyaç onu aldı, saçından tuttu, çeke çeke Bana, Ben’im huzûruma getirdi. Onun ihtiyacını giderir, duâsını kabul edersem, Ben’i unutur da döner, çocuklar gibi oyuna dalar!

Gönülden ve candan yalvararak, kalbi kırık, gönlü yaralı, içi yanarak, ağlayarak inleyerek; ‘Aman yâ Rabbî!’ diye sızlanıyor, yakarıyor ama; onun inlemesi, sızlanması; ‘Yâ Rabbî, yâ Rabbî!” diye seslenmesi, derdini dökmesi, sırlarını söylemesi Bana hoş geliyor.»”

İnsanın artı ve eksi yönlerde pek çok temâyülleri bulunan fıtratı duâ husûsunda da haddi aşabilir. Âyet-i kerîmede bu hususta bir îkaz vardır:

ALLAH, AŞIRILIĞI SEVMEZ!

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (el-A’râf, 55)

Duâlarda; merasim edâsıyla, riyâkârane, yapmacık, kalbin iştirâk etmediği cilâlı cümleler, ciğerleri yırtarcasına bağırmalar ve nümâyişli sözler hiç de makbul değildir. Bunlar; rahmet-i ilâhiyyeyi coşturmaktan ziyâde, cemaati hislendirmeye yarar, samimî olmadığında kişiyi mes’ul eder, duânın özünü, rûhâniyetini ve kudsiyyetini zaafa uğratır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, böyle duâ edenler hakkında:

“Bir zümre gelip, duâlarda haddi aşacaklardır.” buyurarak bu hâle düşmemek husûsunda ümmetini îkaz eder.

Yine bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulur:

“Siz bir sağıra duâ etmiyorsunuz. İşitici ve size pek yakın bir Allâh’a niyâz ediyorsunuz.” (Buhârî, Cihad, 131)

Unutmamalıyız ki, insan olmanın gerçek şeref ve haysiyetine günahlarımızdan affolunarak ulaşabiliriz. Ölümle birlikte ebedî affın sırrına ermek ve Hakk’ın sonsuz lütuflarını tatmak isteyenler, öncelikle gönül bahçelerindeki güllerden vecd hâlindeki duâ ve niyazlar ile af râyihası çıkarma gayreti içinde olmalıdırlar. Biz de niyâz ederiz ki sonsuz kudret ve merhamet sahibi Rabbimiz, bize rahmetiyle muâmele etsin ve üzerimize af lütuflarını yağdırsın.

Yâ Rabbî! Bizleri gaflet, hamâkat ve cehl ehli olmaktan muhafaza buyur. Bizleri; geceleri duâ ve istiğfâr ile nurlandıran, âhiret endişesi içinde duâ ve ibâdetten ibaret bir ömür yaşayan, «bilen» kullarından eyle…

Yâ Rabbî! Doymayan nefisten, fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalpten, kabul edilmeyen duâdan Sana sığınırız. Bizleri nefsimizin şerrinden muhafaza buyur, faydalı ilim nasîb eyle, kalplerimizin haşyetini artır ve duâlarımızı kabule karîn eyle!..

Âmîn!..

YÜZAKI DERGİSİ

 

Rasûlullah (sav) buyuruyor:
"Allah'ı anmaksızın çok konuşmayın. Allah'ın zikri dışında çok söz söylemek, kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise, Allah'dan en uzak kimseler olduğu  kesindir." (Tirmizî, Zühd 62)