DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Kitap-Film Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Adam Smith; Marifet ve Zenginlik Arasında İki Düşünce İki Dünya

Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Adam Smith; Marifet ve Zenginlik Arasında İki Düşünce İki Dünya

Yazdır

Birikim Dergisi’nden Pınar Demir Er’in Dr. Selma Karışman ile yaptığı söyleşi

“İnsan, sırf üretmesi, kazanması, başarması yüzünden Allahın seçilmişliğine mazhar olamaz.”

Abdestli-abdestsiz kapitalizm, İslamcı Kalvinistler, mütedeyyin kapitalistler, Türkiye’de son on yılda yaşanan dönüşüm sürecinin anahtar tartışma kavramlarıydı. Kapitalizm ile İslam’ın ne derece bağdaşabileceği üzerine medyada konuşulanlar yeni gündemlerin gölgesinde unutulup gitmişken din sosyologu Selma Karışman, Ötüken yayınlarından çıkan doktora teziyle tartışmaya din-ahlâk-ekonomi ilişkisi bağlamında tarihî bir perspektif kazandırdı. ESKADER tarafindan yılın düşünce ödülüne layık görülen çalışma,“Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Adam Smith; Marifet ve Zenginlik Arasında İki Düşünce İki Dünya” adını taşıyor.

-“Marifet” ve “zenginlik” kelimeleri tezinizin problematiği hakkında genel bir fikir veriyor ama siz kısaca kitabin temel meselesinden bahsedebilir misiniz?

Aslında kitabın temel problematiği bugüne ait. Yani kitabın problematikleri ile ilgili sorular günümüz beşerî problemleri üzerinden soruldu. Eğer kitabın başlığından devam edecek olursak marifetin; irfani bilgi, Allah’ı tanıma ve O’na ulaşma yolları, manevi ve ilmî sezgi gibi çağrışımları ile, zenginliğin; maddi ve manevi plandaki olumsuz sonuçları arasında bocalayan dünyanın/dünyalının bugün yaşadığı kaos ile ilgili sorunlar bunlar. Pratikte sayısız sosyo-ekonomik problemle hayatımıza giren bu kaotik durum, kitaba, tek bir probleme; “din, ahlâk, ekonomi ilişkilerinin analizi”ne indirgenerek yansıtıldı. Böyle bir analiz için en uygun test zemini ise; din, ahlâk ve ekonomi arasındaki bağın henüz birbirinden kopmadığı fakat kırılmaya başladığı 18. yüzyıldı.

 İbrahim Hakkı ve Adam Smith konuya nasıl dahil oldular?

Kitabın tezini, yani din-ahlâk-ekonomi arasında o güne kadar bir iç içelik, birliktelik şeklinde süregelen ilişkinin kırılmaya uğradığını test etmek için bize “iki dünya”dan, hem o dönemde yaşamış hem de bu üç kavram üzerinde entelektüel mesai sarf etmiş iki düşünür gerekiyordu. Adam Smith ve İbrahim Hakkı’nın isimleri daha ilk anda emsalleri arasından hiç zorlanmadan öne çıktı. İbrahim Hakkı yirmi yaşındayken Adam Smith doğmuştu, en önemli eserlerini de aynı tarihlerde vermişlerdi. Nitekim kitabın başlığındaki “Zenginlik”de, aynı zamanda Smith’in, ulusların yaşam döngülerinin maddi zenginliğe doğru evrilişinde kilit rol oynayanUlusların Zenginliği isimli eserine atıf vardır. “Marifet”de ise yine İbrahim Hakkı’nın, İslam tasavvuf ahlâkını ve ulaşma yollarını temel alan Mârifetnâme‘sine…  Kitabımızda 18. yüzyıl din-ahlâk-ekonomi ilişkileri, bu iki akran düşünürün eserlerindeki din, ahlâk ve ekonomi görüşleri üzerinden analiz edilmiştir.  Yani her iki düşünür, kitabın tezi için bir örneklem sahası, birer vasıtadır. Bunun dışında onları zoraki olarak bir araya getirme ya da doğrudan mukayeseye tabi tutma çabası güdülmemiştir.

-Bugün ekonomi denilen alan diğer bütün alanları kendine tabi kılan hegemonik bir güce sahip görünüyor. Bu hep böyle miydi?

Yukarıdaki cevaptan devam edersek zaten bu sorunuz kitabın temel tezini oluşturuyor. Ve kitabın ilk bölümü tamamıyla bu konuyla ilgili bir dizi soruya cevap arıyor. Özellikle de, “toplumlar modernleşmeden önce din-ahlâk-ekonomi ilişkileri nasıldı” sorusuna. Hatta pre-modern dönem din-ahlâk-ekonomi ilişkilerinin incelendiği bölümde, neredeyse sorunun cevabı daha başlıkta veriliyor: “Ekonomi, Din ve Ahlâk ile Elele”. Gerçekten de geleneksel toplumlarda ekonomi dahil olmak üzere hayatın bütün alanları dinin, ve onun yatay düzlemde yaşam pratiği olarak ahlâk kurallarının çerçevesinde yaşanırdı. Bu durumu, uzun izahlara girmeksizin -ki bu izahların zaten derinlemesine tahlilleri kitapta mevcut- birkaç hususa başvurarak bile netleştirebiliriz.

-Bu hususlara değinmenizi istesek…

Elbette. Birincisi Weber’in, sorunuzdaki gibi ekonominin, diğer bütün alanları güdüleyen hegemonik güce sahip olduğu sistem olarak kapitalizmin temeline dahi Protestan ahlâkını yerleştirmesidir. Yani bugün ahlâkî çöküş, sosyal adaletsizlik, küresel ısınma, savaş teknolojileri, terör gibi sonuçlarıyla neredeyse kâinat ve insanlığın bütün olumsuz gidişatından sorumlu tutulan bir ekonomik sistem olarak “vahşi kapitalizm”in çıkış noktasında bile dinî bir mezhebin ahlâk sistemi olduğu öngörülmektedir. İkinci anekdot bize Osmanlı ekonomisi hakkında sahih bilgiler veren Mehmet Genç’e aittir: “Din, siyaset, ahlâk, aile, cemaat, tarikat ilişkilerinin karmaşık yumağı içinde sırf iktisadî ilişkileri ayıklamak, çayda erimiş şekeri çıkarıp ayıklamak kadar zordur.” der Genç. Üçüncü olarak İslam toplumlarında ekonominin gerek teori gerek pratikte “ilm-i tedbiri menzil” yani tedbirleri ev içinde alınan ve diğer hayat alanları ile birlikte hanede yaşanan bir alan olduğunu hatırlayabiliriz. Hatta bu bağlamda “ekonomi” teriminin de etimolojisi, pratikteki tarihî mecrasını aydınlatan ve kitabın hipotezini destekleyen ipuçlarıyla yüklüdür. Yunanca “oikos” (ev) ve “nemein” (idare, yönetim, yasa) köklerinden gelen sözcük, “ev idaresi” anlamında olup, ev ve çiftlik yönetimi ile ilgili kuralları ifade etmek üzere kullanılırdı.

-Peki ekonominin onu denetleyen bir üst değerler sisteminden bağımsızlaşması ne zaman gerçekleşti?

Kesin bir tarih verilemese de elimizdeki bulgulara göre Sanayi devrimiyle birlikte olduğu söylenebilir ki bu tarih, 18. yüzyıl bitimi 19. yüzyıl başlangıcıdır. Ulusların Zenginliği’nin ise sürece katkısı tartışılmazdır. Ekonomi o güne kadar kendisinin hem bir zihnî faaliyet hem de bir hayat alanı olarak sınırlarını tayin eden, muhtevasını belirleyen dinî ve ahlâki değerler sisteminin normlarından, prensip ve hedeflerinden tamamen koptu. Bu süreç aynı zamanda pozitivizmin, rasyonalizmin, materyalizmin, modern toplumların ve ulus-devletlerin ortaya çıkış süreciyle örtüşür. Aydınlanmanın epistemolojik, sosyal ve siyasal bütün etkilerinin iyiden iyiye görünürleştiği bu süreci, “kutsaldan kopuş” olarak da tanımlayabiliriz. Modernitenin belkemiğini oluşturan Aydınlanma felsefesi, hakikat bilgisinin tekelini Kiliseden alarak bireyin aklına vermiş, bilme ile inanma birbirinden ayrılmış, yeni düzenin temelleri naklî değil aklî bilgi üzerine atılmıştır. Bu son cümleyi özellikle zikretmemin sebebi, ekonominin, din ve ahlâktan bağımsızlaşmasının tümüyle Batının şartları ve dinamikleri ile ilgili bir durum olduğunu vurgulamak içindir. Fakat bu durumun etkileri gitgide kültürel hegemonya yolu ile bütün dünyaya uzanacaktır. Modernite, modern kıldığı Batı toplumları aracılığıyla ve elde ettiği ekonomik/teknolojik üstünlüğe dayanarak, dinî dünya tasarımlarının yerini dünyevi/seküler bir kültürün almasıyla ilgili katı direktiflerini, insanlığa adeta dayatacaktır.

Ahlâk ve ekonominin bağımsızlaşması İslam’ın düşünce evreninde mümkün olabilir       mi?

Yukarıdaki soru ve cevaplar, elbette bu soruyu başka bir izaha gerek kalmadan olumsuzlar. Fakat İslam düşüncesinin varlık-bilgi-değer sisteminin temelindeki tevhid inancı,  Peygamberinin güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmesi, insanın iyiyi, doğruyu ve güzeli bir arada ikame eden eşitlikçi bir nizamı mamur etmek üzere devraldığı ilahi bir emanetle dünyaya geldiği ve bu nizamda yegâne gücün “abd statüsü” yani Allah’a ahlâken yakîn olmak, yegâne hedefin ise insanı-kamil seviyesine ulaşmak olduğu gibi bir çırpıda sıralanacak imânî daha pek çok şey hatırlandığında da bu soruya yine bir çırpıda hayır denilebilir.

– Acaba konuya İslam düşünce tarihinde nasıl bakılmıştır?

Güzel bir soru, cevabını bildiğimizde bizim için düşünce planında pek çok şey çözümlenecektir. Gazali, bu sorunun net bir cevabı için başvuracağımız isimlerin başında gelir. Pek çok diğer vasfı yanında bir iktisatçıdır Gazali. İktisada, gerek bu konudaki faaliyetler, gerekse bu faaliyetleri konu alan bir ilim dalı olarak bakalım, karşımıza her iki alanı da çağına hatta çağımıza göre mükemmel bir şekilde analiz eden bir isim olarak çıkar. Eğer aynı çağda yaşamaları şartını aramamış olsaydım, bu kitapta Adam Smith’in karşısına dikilecek isim ya Gazali ya da İbn Haldun olurdu. Şimdi Gazali’nin asırlar önce ürettiği fakat etkisi asırlar sonraya uzanan mükemmellikteki görüşünü Sabri Orman’dan iktibasla kitabımızın 470. sayfasından alıntılayalım: “Gazali’nin ana endişesi, insanların iyi bir dinî/ahlâkî hayata nasıl kavuşabileceklerinin araştırılmasıdır. Diğer her şey, bu temel gaye ile olan ilgileri derecesinde onu ilgilendirir. İktisadî hayat ve meseleleri de, böylece, dinî hayatla olan ilgilerinin derecesine ve gereklerine göre ele alınmışlardır. Başka bir ifadeyle, Gazali, dinî hayatı iktisadî hayat açısından değil, iktisadî hayatı dinî hayat açısından ele almış ve değerlendirmiştir.” Bilmem, bu sözler üzerine başka bir söz koymaya gerek var mı?

-Kapitalist ekonominin kendi ahlâkî değerlerini dayatan doğasını eleştirmek, fakirliğe, geri kalmışlığa rıza göstermek olarak takdim ediliyor…

Evet ediliyor, fakat buna karşıt bir fikir öne sürmek oldukça kolay. Nedir bu değerler? Sadece Pazarı değil her türlü serbestiyi mübah kılan “bırakınız yapsınlar” mantığı mı, bütün ahlâki sınırları iptal eden “bırakınız geçsinler” parolası mı, yoksa kazanç için her türlü ihlali meşru kılan, her yola başvurmayı en doğal hak olarak kutsayan, değeri kendinden menkul sahte ahlakî normlar mı? Bu durumda, sadece tefekküri açıdan değil teolojik ve etik açıdan da gerekli olan bir eleştiriden vazgeçmekle, neredeyse kendimizi kapitalizmin ahlâkıyla özdeşleştirmiş ya da zımnen bu ahlâkı benimsemiş olmaz mıyız? Asıl kapitalizmin hiyerarşik, eşitsiz, kutuplaştırıcı değerlerine rıza gösterdiğimizde, “gelişmemiş”ler, “gerikalmış”lar olarak ötekileştirilmeye ve ardından “medenileştirilme”ye rıza göstermiş oluyoruz, olduk da! Kanımca bu sahte ahlâka itiraz ve bu açıdan sistemi sorgulamak, asıl erdemdir. Ve bu karşı duruş, “edilgen toplum”ların olduğu kadar etken toplumların da hayatî görevidir. Toplumlara her şey takdim edilebilir. Fakat sorun, kapitalist dünyanın tevhidî bütünlüğü tehdit eden takdimlerine karşı ehl-i tevhid kimliklerimizle gardımızı nasıl alacağımızdır. Bu sadece dindarlara değil, Wallerstein’ın liyakatla söylediği gibi, günümüz dünya insanına düşen entellektüel,  siyasi ve ahlâki görevdir. Smith’in açtığı yolda zenginlik için kıyasıya didişen ulusların Smith’in Ahlâki Duygular Kuramı‘ndaki öğütlere de dönüp bakmalarının zamanı geldi de geçiyor…

İslam’ın iş ahlâkı ile bugünkü manâda bir kalkınma gerçekleşebilir mi? Ya da modern dünyanın ekonomik aktörlerine ezilmemek mümkün olabilir mi?

Aslında iş ahlâkında veya insana ait siyasi, sosyal, bireysel etkinliklere ait diğer bütün hayat alanlarında geçerli olan ahlâk ilkeleri, İslam’ın temel ahlâk ilkeleridir. Bu, inananlar için şaşmaz bir reçetedir. Fakat şu işe bakın ki, taraftar bulan bir görüşe göre; bırakınız iş ahlâkı, doğrudan ahlâk, İslam tarihinin hiçbir döneminde müstakil bir ilim vasfını kazanamamış, özellikle teorik yönüyle İslamî ilimler silsilesinin en mühmel halkası ola gelmiştir. Bu durumun sebeplerine şu an giremeyiz fakat sonuç olarak bu durumda, iktisat ilkelerinin veya iş ahlâkının, üzerinde biçimleneceği sağlam bir zeminden teorik bağlamda yoksunuz demektir.

Yani konunun her şeyden önce ilmî ya da tefekkür alanına ait bir mesele olduğunu düşünüyorsunuz. Bugün durum nasıl peki?

Gerçekten de Nakvî’nin bu konudaki çok önemli eseri, ahlak-ekonomi ilişkisini uzun dönem hemen hemen tek başına temsil ettiyse de, artık nihayet çok yüz güldürücü çalışmalar yapılmaya başlandı. Son katıldığım “İktisadi Zihniyet ve Ahlâk” sempozyumunda büyük bir memnuniyetle İngilterede yapılan böyle bir çalışmaya şahit oldum. Zaten 1970 lerden itibaren bu tür araştırmalar esaslı bir ivme kazandı. Fakat teorinin tam olarak ortaya konulma durumunda bile sistemleşebilmesi için pratikte din, iktisat, siyaset ve hukuktan destek alması elzemdir.

Kalkınma meselesine gelince, bugün ilerleme ve kalkınmanın pabucu, ozon seviyesini rekor derecede incelttiği dünyanın damına atıldı. Şimdi çevre meselesi ile birlikte “sürdürülebilir bir kalkınma” gündemde. Hayatın, kainata zarar vermeden sürdürülmesi, modern dünyanın ekonomik aktörleriyle değil, hayatın her alanına akleden kalbiyle katılan adil, akil ve emin insan/tüccar tipinin canlanmasıyla mümkündür. Yeter ki, olaya işin bu tarafından bakmayı deneyelim…

-Kapitalizme bugünkü haliyle bir ahlâk aşılamak mümkün olabilir mi?

Sicili çok kabarık olduğu için pek mümkün olamayacağını düşünüyorum. Bu, zehirli sarmaşığa yediveren aşılamak gibi bir şey olur. Pek çok emsaliyle birlikte mesela Wallerstein gibi usta bir entelektüelinin, miadını doldurduğunu düşündüğü ve eşitlikçi bir düzen inşaında muhtaç olunan değer sistemlerini bize dinlerin işaret edeceğini bildirdiği bir ortamda niye kapitalizmin rivayeti kendinden menkul ahlâkı, şaibeli şöhreti ve sabıkalı kimliğinde ısrar edelim ki?

” Müslümanın  biçimlendiremediği bir Pazar, onu biçimlendirir.”

-İslam dünyasında da kapitalizmin üretim modellerine tabi olmuş bir kesim ortaya çıktı. İslamcı kalvinistler olarak adlandırılan bu aktörlerin kapitalizmin doğasını değiştirmesi mümkün görünüyor mu?

Mutlaka sorulması ve pek çok defa cevaplanması gereken önemli bir güncel soru. Cevaba şöyle başlanabilir. Sorunun öznesi bile aslında bir paradoksu barındırıyor. Kalvincilik ve İslam! Kastedilen, temelinde kalvinci etiğin üretim, tasarruf gibi ilkelerinin olmasıysa bir an için sorun yok diyelim. Fakat burada da şöyle bir problem doğar. İslamda insan, sırf üretmesi, kazanması, başarması yüzünden Allahın seçilmişliğine mazhar olamaz. Kastedilen, kalvinci etiğin rutinleşerek sekülerleşmesiyse -ki tarihî seyrinde böyle oldu- o zaman bu tamlama da, zenginlik de, kurtulunması gereken ağır bir yük olur çakma kalvinistlerin sırtında. Çünkü burada zenginlik, İslami ahlâk formunda değildir artık. Müslümanın biçimlendiremediği bir Pazar, onu biçimlendirir bu defa kaçınılmaz olarak. Meşruiyetini İslamın ilkelerinden almayan her şeyden olduğu gibi böyle bir zenginleşme biçiminden de, böyle bir insan modelinden de sakınılması gerekir. Bir başka deyişle, taşıyıcısının, iyi bir Müslüman olmadığı iyi bir İslam ekonomisi inşa edilemez.

 

Bu bağlamda cami kapısındaki marka ayakkabılar bizi nereye götürür?

Cami kapısındaki marka ayakkabılara yine bir an evet diyecek olalım, hatta zenginleşmek-dindarlık korelasyonu bağlamında sıcak yaklaşalım fakat bu tevil, bu ayakkabıların sahiplerinin, ayakkabılarına dokunan eski ayakkabıların sahipleri için ne yaptıkları/yapacakları ile ilgili mesuliyeti ortadan kaldırır mı? Unutmayalım ki İslam, caminin içinde patron ve işçinin omuzlarını birbirine dokundurarak, onları aynı safta eşitleyerek caminin dışı hakkında da kuvvetli bir adalet ve eşitlik bilinci oluşturmak istemiştir.

Sosyologların olması gerekenle değil, olanla ilgilendiğini biliyoruz ama yine de bu noktada konu, bu soruyu davet ediyor: İslamın, zenginliğe/kapitale bakışı nasıl o halde?

Ekonomi; üretim, tüketim ve dağıtım üçlüsü üzerine oturan bir sacayağıdır. İslam, üzerinde zenginliğin kotarıldığı bu sacayağının her ayağına müdahale eder. Üretime daha niyet bazında, mesela, üretimin daha külli hedefler için araç kılınması, amaçlaştırılmaması, süreç esnasında “ihtiyaç esaslı” olması, çalışan için hakka ve adalete azami riayet gösterilmesi bağlamında esaslar koyar, haksız rekabeti şiddetle kınar. Adil ve insaflı kazancı öğütler. Emek, emeğe saygı, sermayenin önündedir. Tüketime geldiğimizde kurallar bir o kadar açık ve nettir. Burada ikaz; israf, gösteriş ve lüks tüketime yapılır. Sonuçta servet, en temel gayesine adaletli bölüşüme ulaştırılır. Zekat, isar, sadaka, kurumlaşır. Şöyle söyleyebiliriz, İslamın karşı çıktığı, bizatihi zenginlik değil, üretim, tüketim, dağıtım süreçlerindeki sapmalar, adaletsizliklerdir. Sonuç olarak zenginliğin bireysel bazda insanın manevi bütünlüğünü, toplumsal bazda sosyal adalet ve toplumsal vahdeti bozmaması hedeflenir. İtiraz, bu dengenin bozulmasınadır.

-Sizin çalışmanız, kapitalizmin insanlığa ve yeryüzüne maliyeti hakkında endişe duyanlar için ne söylüyor?

Tabii ki çalışmanın amaç ve sonuçlarını sadece kapitalizmle ve maliyetleriyle sınırlamamak gerekir. Dediğiniz gibi, din sosyolojisi sahasına ait bir çalışma olduğu için gerek Adam Smith, gerekse İbrahim Hakkı’nın görüşleriyle ilgili bölümlerde daha çok net fotoğraflar çekilmeye çalışıldı, yorum okuyucunun sosyal muhayyilesine bırakıldı. Özgün görüşlerin ortaya konulması, okuyucunun eleştirel bakış ve yorumuna açılmasında daha çok mukayese, değerlendirme ve sonuç bölümleri tercih edildi. Dolayısıyla sadece bu bölümlerde değil, kitabın bütününde kapitalizmle birlikte modernizmin, pozitivizmin, materyalizmin, dinden kopuk beşerî ahlâk sistemlerinin, rasyonel bireyciliğin ve zımnen de bütün bunların insanlığa maliyetlerinin peşine düşülmüştür. Kitabın son cümlesi, aynı zamanda yazarının samimi bir temennisi olarak “Zenginlik ile Marifet arasında”  birbirinden ayrı düşen “İki Düşünce İki Dünya”nın ayrılık sebeplerinin olduğu kadar yeniden bir’leşecekleri sebeplerin de ipuçlarını sunmasıyla, her cenahtan endişeliler için ferahlığa vesile olmasıdır. Muhtevalı sorularınız için teşekkür ederim.

Ben de kapsamlı cevaplarınız için teşekkür ederim ve son cümle olarak okuyucularımız için kitabın sonuç bölümünden bir alıntı yapmak isterim:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun taşrası Erzurum’dan iki asır sonrasında bile astronomi ve anatomi uzmanlarını hayrete düşüren şeyler öne sürerek, müspet ilim metotlarına itimat ve itikadın inanca ters düşmeyeceğini deklare etmek de; bin beş yüz kişilik nüfusuyla övünen ve para olarak hâlâ çivi kullanan bir kasabadan, ulusların refahı adına “iktisadî büyüme teorisi” geliştirerek, sadece ulusunu değil, ulusların refahını hedefleyen öngörülerde bulunmak da bizim için aynı derecede önemlidir. Fakat asıl önemli olan, bütün bunları, erdemli bir insan tipolojisi üzerine oturtmaktır. Dev şirketlerle, devasa serbest piyasayla, marjinal çıkar ağlarıyla Smith’in iktisadî teorisi, artık aklın ve ülkelerin sınırlarını aşmış bulunuyor. Fakat öyle görünüyor ki Doğu Batı arasında uluslar, hâlâ daha Zenginliği‘n değil,  Kuram‘ın ve Mârifetnâme‘nin moral desteğine ve birleştiriciliğine muhtaç!”

Dr. Selma Karışman kimdir?

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1993’de birincilikle mezun oldu. “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Eserlerinde Dinî Temalar” isimli teziyle, yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1997’de doktora çalışmalarına başladı. Ümit Meriç ile birlikte hazırladıkları “Ebediyetin Huzurunda Ahmet Hamdi Tanpınar” adlı eser “20.Yüzyıl Türk Kültürüne Yön Verenler Dizisi”nin ilk kitabı olarak 2000’de yayımlandı. Şiirlerini 2001’de “Çifte Vav” adlı kitabında topladı. 2005 yılında “18. Yüzyıl Din-Ahlak-Ekonomi İlişkilerinin Sosyolojik Analizi ve Kapitalist Zihniyetin Değerlendirilmesi (Adam Smith-İbrahim Hakkı Örneği)” konulu tezle doktor ünvanını aldı. Tez, üzerinde yapılan revizyon ve eklemelerle kitaba dönüştü. 2010’da Ötüken Neşriyat tarafından basıldı: “Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Adam Smith, Marifet ile Zenginlik Arasında İki Düşünce İki Dünya”. Kitap, ESKADER tarafından yılın düşünce ödülüne  layık görüldü.

 

İnsaf ve iz’an sahibi her insan, kendisine bir bardak su ikrâm edene bile teşekkürü bir vicdan borcu addeder. Fırsat düştüğünde o şahsın iyiliğine muâdil bir iyilikle karşılık verir. Hâl böyleyken insanoğlunun, bütün nîmetlerin asıl ikrâm edeni olan Rabbine karşı alık ve abus kalması; akıl, iz’an ve vicdan dışıdır.