DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Gönül Kimyası ALLAH İçin Sevmek

ALLAH İçin Sevmek

Yazdır

Sevgi kalplerin canı, ruhların gıdasıdır. Sevmeyen kalp ölüdür.

Bütün sevgiler, o duyguyu var edene, onu kalbimize koyanadır.

Kendini yaratanı sevmeyen kalp, ruhunu yitiren bedenden daha soğuktur.

Mü’min sevdiğini ALLAH için sevmelidir; bu onun en belirgin özelliklerinden biridir.

Sevdiğini ALLAH rızâsı için sevmek, esasen Allah’ı sevmektir.

Hatta Peygamber aleyhisselâm’a duyulan muhabbetin kaynağı da ALLAH sevgisidir.

İnsan sevdiği kimseyi akrabası olduğu için, aralarında iş ve menfaat bağı bulunduğu için değil, Müslüman olduğu için sevmelidir.

ALLAH rızâsı için sevdiği kardeşinin din ve dünyasının mükemmel olmasını arzu etmeli, başına bir sıkıntı gelmemesini dilemelidir.

Böylece din kardeşine karşı kalbinde doğabilecek kötü duygulara fırsat vermemelidir.

Müslümanlar Kardeştir

İmanın zevkine varabilmenin önemli şartlarından biri, sevdiği kimseyi ALLAH için sevmektir. (Buhârî, Îmân 9, 14)

Sevmediği kimseyi, başka bir sebeple değil, sırf ALLAH rızâsı için sevmemek de Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiği erdemli bir davranıştır. (Ebû Dâvûd, Sünnet 3)

Demek ki sevgi de, nefret de dünyevî bir maksat için değil, sadece ALLAH rızâsı için gösterilmelidir.

Maddî bir çıkar, bedenî bir haz ümidiyle birini sevmenin veya menfaatine engel olduğu için birinden nefret etmenin ALLAH katında hiç önemi yoktur.

ALLAH için beslenen sevgi, sevilenin bir iyiliği sebebiyle artmayacağı gibi, verdiği bir sıkıntı yüzünden de azalmaz.

Peygamber Efendimiz’in anlattığı şu canlı sevgi örneğini dinleyelim:

Vaktiyle adamın biri, bir başka köydeki din kardeşini ziyâret etmek için yola çıktı. ALLAH Teâlâ, onu gözetlemek ve kendisiyle konuşmak için bir meleği görevlendirdi.

Melek, adamın geçeceği yol üzerinde onu beklemeye başladı. Yanına gelince:

“Nereye gidiyorsun, kardeş?” diye sordu.

“Şu ilerideki köyde bir din kardeşim var, onu ziyârete gidiyorum.”

“O senin akraban mı?”

“Hayır.”

“Ondan elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?”

“Hayır. Ben onu sırf ALLAH rızâsı için seviyorum; ziyâretine de bu sebeple gidiyorum.”

O zaman melek şunları söyledi:

“Sen onu nasıl seviyorsan ALLAH da seni öyle seviyor.

Ben, bu müjdeyi vermek için ALLAH Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim.” (Müslim, Birr 38; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 462, 50

Gördüğünüz gibi, ALLAH için beslenen sevginin karşılığı, ALLAH tarafından sevilmektir.

Allah’a gönül veren kimse bütün mü’minleri sever; onların kendi kardeşi olduğunu düşünür. Müslümanları Cenâb-ı Hakk’ın da sevip kendi yoluna ilettiğini ve İslâmiyet’le şereflendirdiğini bilir.

İyi bir mü’min, bütün Müslümanlara değer verir. Onların dokunulmaz haklarına saygı gösterir; kendilerine dua eder; iyiliklerini ister; kusurlarını örtmeye çalışır.

Dünyada Müslümanlara kin beslemek, haset etmek, kötülüklerini istemek bir mânevî hastalıktır. ALLAH Teâlâ onları cennete koyunca, gönüllerindeki bu tür marazî duyguları tamamen yok edecektir. (A’râf 7/43; Hicr 15/47)

Bunu böyle bilmeli ve gönül hastalıklarından kurtulmaya çalışmalıdır.

Sevdiğini Söylemek

Müslüman; din kardeşlerine muhabbet beslemeli, hele ahbap ve arkadaşlarını daha çok sevmelidir. Peygamber Efendimiz’in Mekke’den göç eden muhâcirler ile Medineli ensârı birbirine kardeş yaptığını dikkate almalı, gönül dostlarını has kardeşleri kabul etmeli, onlara olan muhabbetini ziyadeleştirmelidir.

Muhabbeti büyütüp geliştiren sebeplerden biri, sevgiyi dillendirmektir. Bunu bize sevgili Efendimiz öğretmiştir.

Bir gün Efendimiz’in yanında oturan bir adam, yoldan geçen şahsı Kâinâtın Efendisi’ne gösterdi:

“Yâ Resûlallah! Ben şu adamı çok seviyorum” dedi.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selem:

“Onu sevdiğini kendisine söyledin mi?” diye sordu.

“Hayır, söylemedim” deyince:

“Hemen git ve ona kendisini sevdiğini söyle!” buyurdu.

Sahâbî yerinden kalktı; o zâtın arkasından yetişti ve:

“Ben seni ALLAH rızâsı için seviyorum” dedi.

O da ona şu nefis cevabı verdi:

“Beni rızâsı için sevdiğin ALLAH da seni sevsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb 112, 113; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 140-141, 150)

Peygamberler Sultanı, sevgiyi dile getirmeye işte böyle önem verirdi. “Bir kimse din kardeşini sevdiği zaman, bunu ona söylesin” buyururdu. (Ebû Dâvûd, Edeb 112, 113; Tirmizî, Zühd 54; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 130)

Şunu iyi bilmelidir: Kıyamet gününde, hiçbir gölgenin bulunmayacağı o korkunç mahşer yerinde, Cenâb-ı Hak yedi grup insana arşının gölgesini ikrâm edecektir. Bu bahtiyarlardan biri ALLAH rızâsı için birbirini sevenlerdir. (Buhâri, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24; Müslim, Zekât 91)

Allah Için Sevmek Allah Için Buğzetmek


Allah Için Sevmek Allah Için Buğzetmek

ALLAH İÇİN SEVMEK ALLAH İÇİN BUĞZETMEK

Allah için sevip Allah için buğzetmek, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ‘in biz ümmetine bizzat yaşayarak göstermiş olduğu Peygamberî ahlâkın içerisinde çok önemli bir yer teşkil eder. İnanan insanlar olarak her hususta ona tabi olması gereken bizlerin yakınlarımıza ve diğer insanlara göstereceği sevgi ve buğz bu esasa dayanmalı, nefsânî olmamalıdır.

Bir kimsenin kendi nefsini, çocuğunu, eşini, akrabasını ve diğer insanları sevmesi doğal bir sevgidir. Ancak kâmil bir mü’minin bunlara karşı duyduğu sevgi her şeyi yaratan Allah (c.c.)’nün rızası içindir.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar:

“Üç huy vardır ki, bunlar kimde bulunursa imanın tadını alır:

1. Allah ve Rasûlü’nü bu ikisi dışında kalan herkesten ve her şeyden fazla sevmek,
2. Bir kulu sırf Allah rızası için sevmek,
3. Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.”(Buhârî, İman 9)

Bir gün Efdalüddin hazretlerini öven ve sevdiğini söyleyen bir kimseye onun şöyle cevap verdiği nakledilir:

“Allah aşkına git!” Bu sözüne karşılık o zat; “Allah’a yemin ederim ki seni kalben sevmekteyim. Kıyamet günü mahşer yerinde seninle birlikte bulunmayı Allah’tan niyaz ederim.” dedi.

Efdalüddin hazretleri bu zata; “Peki, şayet beni mahşer günü ateşe atsalar ne yaparsın?” diye sorunca o kimse; “O vakit seni bırakır giderim.” dedi. Bunun üzerine Efdalüddin hazretleri; “Kardeşlik sevgisi şudur ki; ben ateşten çıkmayınca sen de Cennet’e girmemelisin. Beni bekleyip birlikte Cennet’e girmeye çalışmalısın. İşte kardeş sevgisi budur. Yoksa ateşi görünce beni bırakıp kaçman değildir.” demiştir.

Ebû Hureyre (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.)’den şöyle rivayet ediyor: “Adamın biri, bir başka köydeki (din) kardeşini ziyaret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemek için onun yolu üzerinde bir meleği görevlendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek, ‘Nereye gidiyorsun?’ dedi. Adam, ‘Şu (ileriki) köyde bir din kardeşim var, onu ziyarete gidiyorum.’ cevabını verdi. Melek, ‘O adamdan elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?’ dedi. Adam, ‘Yok hayır, ben onu sırf Allah rızası için severim, onun için ziyaretine gidiyorum.’ dedi. Bunun üzerine melek, ‘Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim.’ dedi. ”(Müslim, Birr 38)

Sevgi iflas edince kin ve nefret fahiş şekilde kâr eder. Kin ve nefret kâr edince toplumdaki birlik yok olur. Birlik yok olunca toplum dağılır. Bugün özellikle toplumumuzda bir çözülmüşlük, bir sevgisizlik haddi aşmış durumdadır. Esas sevgisizlik Allah (c.c.)’yu sevmemekten ileri gelir. Her şey Allah için sevilebilir, ancak hiçbir şey O’nun sevgisine eş tutulamaz.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in Sahâbe’ye, Sahâbe’nin birbirine ve Tabiî’ne bıraktığı sevgi, kardeşlik duygularını tekrar kazanmak, hadîs-i şerifte buyrulduğu üzere imanın tadını alabilmek hepimiz için şarttır. Allah için her mü’min sevilmelidir. Mü’min, imanın güzelliğini tatmış olan kişidir. Mü’minler, her biri rengi ve kokusu ayrı, muhtelif gül bahçelerine ait güllerdir. Mü’minler, birbirini tamamlayan bir ailenin üyeleri gibidirler.

Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayetle Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“Allah’ın kullarından öyle üstün kimseler vardı ki, peygamber değildirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara imrenecekler.” Bunu dinleyen Ashâb; “Yâ Rasûlallah, onlar kimlerdir? Belki tanışır onlarla muhabbet eder, dualarını alırız.” dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.); “Onlar bir sülaleden akraba olmadıkları halde sırf Allah için birbirlerini severler. Âhirette nurdan minberlerin üzerinde, yüzleri ay gibi parlayacak. Herkesin korkudan hüzün ve kedere boğulduğu o günde ne korkacaklar ve ne de üzüleceklerdir.” dedikten sonra şu âyeti okudu: “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiç bir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.”(Yûnus, 10/62)

Hasan-ı Basrî (k.s.) diyor ki: “Bizim dost ve kardeşimiz bize aile efradımızdan daha sevimlidir. Zira bizim aile efradımız, bizi dünyada anar; ama dostlarımız mahşer yerinde anarlar.”

İmam Gazâlî (k.s.) şöyle demiştir:
“Sevginin en üstün derecesi Allah için ve Allah rızası için sevmektir. Çok ince, derin ve kapalı olan bu kabil sevgi hususunda meşhur hadis âlimlerinden Bakıyye bin Velîd şöyle demiştir: ‘Mü’min, sevdiği mü’minin köpeğini de sever.’ Bu kabil sevgi ile evini, mahallesini ve komşularını da sever. Nitekim Mecnun şöyle diyor: ‘Leyla’nın bulunduğu memleketleri dolaşır onların taşını toprağını öperim.

Aslında gönlümü yakan o memleketler değil, Leyla’nın sevgisidir.’ İşte Allah sevgisi de böyledir. Kalbi kapladığı ve artık onu gizlemekten çıkıp aldırış etmeyeceği bir hale geldiği zaman bu sevgi Allah’tan başka bütün varlıklara da sirayet eder. Çünkü bütün mevcûdat O’nun kudretinin eseridir. Bunun için Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’e meyvelerin turfandası takdim edildiğinde, onu sever, yüzüne gözüne sürer ve ‘Rabbimin yeni bir yaratığıdır.’ derdi.”

Cenâb-ı Hak (c.c.), Kur’ân-ı Hakîm’inde şöyle buyurmaktadır: “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfünden onlara daha da fazlasını verecektir.”(en-Nisâ, 4/173)

Bu âyetin tefsirinde şöyle denilir: Allah Teâlâ (c.c.), bir kuluna mağfiret ettiği zaman onu kardeşlerine de şefaatçi kılar. Nitekim bir hadîs-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Mizanda, o günahların ve sevapların tartıldığı anda günah kefesi ağır gelen birisine yakınlarından iyilik ve sevap alma izni verilir. O kişi, en yakın şefkatine güvendiği annesine ilk önce gider, der ki anacığına; ‘Anneciğim günahım sevabımı aştı, yardım et bana, sevaplarından bir kısmını bağışla.’ Annesi cevaben; ‘Heyhat! Oğlum ben kendimi kurtarabileceğime dahi emin değilim, sana nasıl bağışlarım?’ Bunu duyunca adam yıkılır. Daha sonra babasına gider, fakat ondan da aynı cevabı alır. Sonra sırayla diğer en yakınlarına gider, fakat onlardan da bir hayır bulamaz. Umutsuz, üzgün mizana geri döner. Tabi günah kefesi ağır geldiği için

Cehennem’e atılmak üzere götürülür. Götürülürken bir kişi meleklere şöyle seslenir; ‘Durun! Bu kardeşimi nereye götürüyorsunuz?’ Melekler ise; ‘Cehennem’e… Günahı sevabına galebe çaldı.’ derler. O kişi şöyle nidâ eder: ‘Yâ Rabbi! Eğer bu kardeşim Cehennemlikse ben Cennet’i istemem. Kardeşim Cehennem’de azap görürken, ben Cennet’e gitmem.’ deyince Yüce Hak Celle ve Alâ şöyle buyurur: “Kulumun bu fedakârlığına karşılık her ikisini de affettim. İkisini de Cennet’e götürün ve sayısız nimetlerimle donatın.”

Cenâb-ı Hakk’ın kardeşliğe verdiği önem, bu misalde gözler önüne serilmektedir.

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Gerçek kardeşin, daima yanında bulunan ve sana yararlı olmak için zarara katlanan, zamanın musibet ve felaketleri ile karşılaştığın zaman ne pahasına olursa olsun, yanında koşandır.”

Kardeşlik, iki mü’min arasındaki sevgi bağıdır. Bu bağ, beraberinde bazı hakları getirir. Bu haklardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Birinci hak, maldadır. Hicret sonrası Medine’deki Müslümanların, mallarını ikiye bölüp muhacir kardeşlerine infak etmeleri bu kabildendir.

İkinci hak, fiilen yardıma muhtaç olduğunu görünce onun istemesine mahal bırakmaksızın yardımına koşmak ve kendi işini sonraya bırakmaktır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in meclisinde Abdullah bin Ömer (r.a.) sağa sola bakıp duruyordu. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) niçin bakındığını sordu. O’da; “Sevdiğim bir adam vardı onu arıyorum.” deyince Rasûl-i Ekrem (s.a.v.); “Bir adamı sevdiğin zaman adını, babasının adını, dedesinin ve akrabalarının adını sor, öğren. Hasta olduğu zaman ziyaretine, işi olduğu zaman yardımına gidersin.” buyurdu.

Üçüncü hak, dildedir. Bazen susması bazen konuşması lazımdır. Susması, huzurunda ve gıyabında kusurlarını bilmezlikten gelmesi ve onlardan bahsetmemesidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), “Gördüğü iyilikleri gizleyip, gördüğü kötülükleri teşhir eden kötü komşudan Allah’a sığının.” buyurmuşlardır.

İbn-i Mu’tez şöyle diyor: “Açıklanması istenmeyen, bana emanet edilen bir sırrı göğsüme yerleştiririm de göğsüm ona mezar olur.”

Bir başka Allah dostu da şöyle der:
“Sır benim göğsümde mezarda bekleyen gibi de değildir, çünkü mezarda olanlar dirilip açığa çıkmayı bekler. Ben bana emanet edilen sırrı öyle unuturum ki, mümkün olsaydı, onu gizleyip yok ettiğimden sırrın bile haberi olmazdı.”

Dördüncü hak, bazı sürçme ve hatalarını bağışlamaktır.

Beşinci hak, hayatında ve ölümünde onun sevdiği ve kendisi için arzu ettiği şekilde kendisi ve çoluk-çocuğu içir hayır duada bulunmaktır.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.); “Bir kimse, kardeşine dua ettiği zaman bir melek; ‘Allah sana da o dua ettiğin gibi versin!’ der.”, “Kişinin, kardeşi hakkında gıyâben yaptığı dua reddolunmaz.” buyurmuşlardır.

Altıncı hak, dostuna yük olmamak ve lüzumsuz tekliflerde bulunmamaktır.

Yedinci hak ise, vefa ve ihlâstır. Vefa demek; kendisiyle ölünceye kadar ve öldükten sonra da aile efradı ile muhabbeti devam ettirmektir. İmam Şafiî hazretleri Bağdat’ta bir kardeş edindi. Sonra bu kardeşi Irak’ta Sîbeyn valiliklerine tayin edildi ve Şafiî hazretlerine olan davranışı değişti. Bu vefasızlık üzerine Şafiî hazretleri kendisine şu beyitleri yazdı: “Git, ebedi olarak senin sevgini gönlümden boşadım. Şayet kusurundan vazgeçer ve düzelirsen bu bir talâktır, diğer iki talâk ile sözümüz devam eder. Yok, tutumunda ısrar ediyorsan sana bir talâk daha veririm ve iki hayızda iki talâk olmuş olur. Üçüncü talâkı da verirsem, artık seni Sîbeyn valiliği de kurtaramaz.”

Allah sevgisi, kuvvet bulduğu zaman ilim ve amel bakımından Allah’a hakkiyle kulluk eden herkese karşı gönülde sevgi uyandırır. Böylesine bir sevgi, aradaki mesafelerin uzaklığına rağmen aynı şekilde hissedilir. İşte bu sevgi Allah için ve Allah rızası için hiçbir menfaat gözetmeden hâsıl olan sevgidir. Çünkü bu mü’minin, o âlim ve âbidi sevmesi Allah Teâlâ onu sevdiği, Allah rızasına uyduğu ve Allah Teâlâ’yı sevdiği içindir.

Ve selâmun ale’l-murselîn. Ve’l-hamdu lillâhi Rabbi’l-Âlemîn.

Faydalanılan Eserler:
1. İmam Şa’rânî, el-Uhudü’l-Kübrâ.
2. İmam Gazâlî, İhyâ Ulûmi’d-Dîn.
3. Hafız el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb.
4. Ermişlerden Osman, Dürretü’l-Vâizîn.

 

İnsaf ve iz’an sahibi her insan, kendisine bir bardak su ikrâm edene bile teşekkürü bir vicdan borcu addeder. Fırsat düştüğünde o şahsın iyiliğine muâdil bir iyilikle karşılık verir. Hâl böyleyken insanoğlunun, bütün nîmetlerin asıl ikrâm edeni olan Rabbine karşı alık ve abus kalması; akıl, iz’an ve vicdan dışıdır.