DEĞERLER KULÜBÜ ORG

... ŞAHSİYETLİ BİR NESİL İÇİN

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Abide Şahsiyetler TAPDUK EMRE HAZRETLERİ

TAPDUK EMRE HAZRETLERİ

Yazdır

TAPDUK EMRE HAZRETLERİ

Horasan’dan Anadolu’ya geldiği tahmin edilmektedir. Yaşadığı dönem hakkında kaynaklarda farklı rivayetler yer alır. Fakat gerek müridi Yûnus Emre’nin gerekse şeyhi Barak Baba’nın dönemleri göz önünde tutulursa Tapduk Emre’nin XIII. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı söylenebilir. Tapduk kelimesinin onun adı mı yoksa lakabı mı olduğu konusu belirsizdir. Babaî zümrelerine mensup pek çok derviş gibi Tapduk Emre’nin de baba unvanını taşıdığı Yûnus Emre’nin bazı mısralarından anlaşılmaktadır. Tapduk Emre’nin dönemindeki birçok derviş gibi çiftçilikle uğraştığı ve müridlerinin eğitimiyle meşgul olduğu tahmin edilmektedir. Onun Sakarya nehri yakınlarında bugün kendi adıyla bilinen köyde yaşadığı konusunda kaynakların büyük çoğunluğu ittifak edilmektedir.

Tapduk Emre’nin mensup olduğu tarikat ve mürşidinin kimliğine dair bilgiler de birbirinden farklıdır. Ancak bizzat müridi Yûnus Emre’nin mısralarında Tapduk Emre’nin Barak Baba’nın müridi olduğunu yer almaktadır. Tapduk Emre’nin silsilesi şeyhi Barak Baba vasıtasıyla Sarı Saltuk’a ulaşır. Barak Baba’nın bir Haydarî dervişi olduğu bilinmektedir.

Tapduk Emre’nin ailesi hakkında bilgilere menkıbevî rivayetlerde yer almaktadır. Bir kızının Yûnus Emre ile evlendiği rivayet edilmekteyse de bu rivayet gerek Yûnus’un divanında gerekse diğer çağdaş kaynaklarda yer almamaktadır. Ankara Nallıhan yakınlarındaki Emre Sultan köyünde mezarı bulunan Bacı Sultan adlı bir kızının daha olduğu nakledilir. Kaynaklarda yer alan ifadelerden Tapduk Emre’nin çok sayıda müridi bulunduğu anlaşılmaktadır. Tapduk Emre’nin en tanınan müridi Yûnus Emre’dir. Uzun yıllar hizmetinde bulunan Yûnus Emre hocasından hürmet ve muhabbetle bahsetmiştir. Şeyhinin kapısına kırk yıl boyunca hizmet ettiğine dair meşhur menkıbe birçok kaynakta yer almaktadır.

Tapduk Emre’nin ölüm tarihi ve mezarının bulunduğu yer konusu da ihtilâflıdır.  Ancak Yûnus Emre’nin XIII. yüzyılın sonları ve XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı dikkate alındığında bir şiirinde vefatını haber verdiği mürşidinin XIII. yüzyılın sonlarında vefat etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Bursa’da, Manisa’da Kula ile Salihli arasındaki Emre adlı bir köyde, Afyon-Sandıklı, Karaman, Sivas, Erzurum, Aksaray, Isparta-Keçiborlu gibi yerlerde Tapduk Emre’ye izâfe edilen mezarlar vardır. En muteber görüş, Tapduk Emre’nin mezarının Ankara’nın Nallıhan ilçesine bağlı Emresultan köyünde olmasıdır.

Tapduk Emre’nin ve müridlerinin faaliyet sahasının Anadolu coğrafyası ile sınırlı kalmayıp Balkanlar’a da ulaştığı bazı köy adlarının onun adıyla anılmasından anlaşılmaktadır. Meselâ Anadolu’da Aksaray ilinin merkez nahiyesine ve Edirne’nin Havsa ilçesine bağlı birer köy, ayrıca Varna’ya bağlı bir köy Tapduk adını taşımaktadır. Bu bilgi, Tapduk Emre’nin sözü edilen bölgelere gittiğini doğrulamasa bile müridlerinin tesir sahasının bilinmesinde önem arzetmektedir.

Mevlana ile Şems arasında geçen manevi alışveriş Tapduk Emre ile Yunus Emre arasında da yaşanmıştır. Yunus Emre öyle yüce bir makama ulaşmıştır ki, üstadı Tapduk Emre Hazretleri bu makamdan hissedar olarak gönüllerde yer almıştır.

Yunus Emre, üstadı Taptuk Emre hazretlerine öyle bir muhabbet ve bağlılık göstermiştir ki vefatından sonra beni hocamın türbesinin yolu üzerine defnediniz!.. vasiyetinde bulunmuştur.

Tasavvufta mürşit ile mürid arasındaki münasebetlerde muhtelif metodlar vardır. Bunlardan biri de, mürşidin, müridinin kaydettiği terakkiden, bazı manevi tehlikeler sebebiyle onu haberdar etmeyip talebesini seyr u süluk yolunda daha da ileriye götürme gayretidir.

Tapduk Emre de, Yunus Emre’ nin manevi yükselişinde nefsine bir pay çıkarıp terakkisine mani olmaması için, uzun bir müddet bu metodu tatbik etmişti. Yunus Emre dergahta yıllarca hizmet etmesine mukabil kendisinde herhangi bir terakki emaresini kendince göremedi. Buna son derece üzüldü. “Bu işin sonu nereye varacak?” diye hayıflandı. Ne yapacağını bilemez bir hale düştü. Nihayet biçare Yunus dergâhtan ayılıp kendisini kemale erdirecek bir başka kapı aramaya karar verdi. Sessiz ve sedasız bir şekilde dergâhtan ayrılıp yollara düştü. Yolda kendisi gibi kâmil bir kapı arayan iki kişiyle dost olup beraber dolaşmaya başladılar.

Acıktıklarında sıra ile iki yol arkadaşı da dua etti. Kendilerine sofra ikram edildi. Yiyip içip şükrettiler.

Sıra Yunus Emre ye gelince arkadaşları “Haydi Derviş! Sıra sende; dua buyur!” dediler.

Yunus Emre telaşa kapılıp “Dostlar benim duamla yaprak kımıldamaz! Ne olur beni bu işte mazur görün! Öyle sizin gibi Hak katından sofra ikram edilecek bir kimse değilim!...” dedi.

Dervişler ısrar edince dertli Yunus, çaresiz bir şekilde ellerini yüce dergaha kaldırdı: “Ya Rabbi! Bu aciz miskin Yunus kuluna şu dervişlere gönderdiğin sofradan ikram ettin. Şimdi o sofra için dua ve iltica sırası bana geldi. Sen benim günahlarıma bakmayıp lütfunla muamele buyur; beni mahcup eyleme! Allah’ım Onlar kimin hürmetine Sana dua edip lütfa nail oldularsa, ben de o has kulun hürmetine Sana niyaz eyliyorum!..” diye içli içli yalvardı.

Ellerini henüz yüzüne sürmüştü ki, kendilerine gayet müzeyyen on kişilik büyük bir sofra ikram edildi. Hem Yunus şaşırdı, hem de arkadaşları. Sordular:

“Hey derviş kardeş! Hani sen dua bilmezdin! Söyle bakalım; nasıl bir dua ettin ki, Cenab-ı Allah böylesine bir ikram gönderdi?”

Yunus Emre şahit olduğu esrar karşısında iradesizleşti. Hiçbir şey söyleyemedi. “Evvela siz söyleyin dervişler! Sizler nasıl dua ettiniz?” dedi.

Onlar da:

“ Derviş kardeş! Bizler, Tabduk Emre Hazretlerinin kapısında kırk yıldır dillere destan bir şekilde sadakat ve ihlas ile hizmet eyleyen derviş yunusun yüzü suyu hürmetine dua ve niyaz eyledik.” Dediler.

Yunus Emre, manevi bir şokla irkilerek gönlünün derinliklerinden kopan bir “EYVAH!” feryadı ile yerinden fırladı. Sofradan tek bir lokma bile almadan arkadaşlarına veda ederek onların hayret nazarları arasında gerisin geriye Tabduk Emre’ nin dergahına döndü.

Talebesi Yunus Emre yi daha birçok manevi merhalelerden geçiren Tapduk Emre Hazretleri, müridleriyle sohbet ettiği bir gün Yunus Emre ye:

“Evladım Yunus! Bize hikmetli bir şiir söyle!” dedi.

Böyle bir emirle ilk defa karşılaşan Yunus Emre şaşırdı: “Hocam! Ben şiir söylemeyi bilmem!” mukabelesinde bulundu.

Tapduk Emre Hazretleri tekrar: “Haydi Yunus, bize bir şiir söyle!” dedi.

Yunus Emre, o ana kadarhiç bir şiir terennümünde bulunmamıştı. Şeyhinin emrini nasıl yerine getireceğini düşünürken bir anda dili çözüldü, gönlünde mevcut olan, fakat o ana kadar sükut ve sükun halinde bulunan hikmet deryası tuğyan etti.

Aşkın Aldı Benden Beni / Bana Seni Gerek Seni
Ben Yanarım Dünü Günü / Bana Seni Gerek Seni

Ne Varlığa Sevinirim / Ne Yokluğa Yerinirim
Aşkın İle Avunurum / Bana Seni Gerek Seni

Aşkın Aşıklar Öldürür / Aşk Denizine Daldırır
Tecelli İle Doldurur / Bana Seni Gerek Seni

Aşkın Şarabından İçem / Mecnun Olup Dağa Düşem
Sensin Dün Ü Gün Endişem / Bana Seni Gerek Seni

Yunus’durur Benim Adım / Gün Geçtikçe Artar Odum
İki Cihanda Maksudum / Bana Seni Gerek Seni

1948 yılında Ankara-Eskişehir demiryolunun genişletilmesi çalışmalarında Yunus Emre Hazretlerinin türbesi kaldırılmak istendi. Ancak buna muvaffak olunamadı. Hatta döşenen rayların yerlerinden sökülüp sekiz metre geriye fırlatıldığı rivayetler arasındadır. Bunun üzerine Yunus Emre ye yeni bir türbe yapıp kabrinin nakledilmesine karar verildi. Nakil günü oraya büyük bir kalabalık toplandı. İlansız ve davetsiz bir şekilde toplanan bu kadar Müslümanın duaları arasında kabir itina ile açıldı. Yunus Emre Hazretlerinin bedeni aradan yedi yüzyıl geçmiş olmasına rağmen kabrine yeni konmuş gibi taptaze ve ruhani idi.

Yunus Emre nin:

“Yunus öldü deyu sala verirler
Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez!”

Dediği gibi o ölmemiş, sadece dünyasını değiştirmişti.

Ya Rabbi! Tabduk Emre Hazretleri ve talebesi Yunus Emre Hazretlerinin engin gönül ikliminden bizlere de hisseler nasib eyle!

Amin.

 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah'ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır." (Rum, 39)